Sıçrama Nereye?
Saat 12;00
“Bir elmayı yedik diye sonsuz bir ömür süreceğimiz bir haz ülkesinden kovulmuşuz. Binbir yoksulluk içinde, hepsi acı çekecek ve başkalarına da çektirecek çocuklar meydana getirmişiz. Önümüzde bütün hastalıklara tutulmak, bütün dertlere uğramak acılar içinde ölmek, sonra da bir ferahlık olarak yüzyılların sonsuzluğu içinde yanmak var. Leibniz’in iyilik, yetkinlik dediği bu mu?”( Voltaire 1778) “Felsefe sözlüğü her şey iyidir“(Bien-Tast est)
Ben Ilya Kabakov !Burası evren, Bu büyük şey, sınırlılığı ile sınırsızlığı ile ,bu karanlık madde .bu evrenin malıyım ben ,en ilginci benden başka hiçbir evren çocugu, bu kadar anlamamış evreni,ve en çok anlayanlar en çok batanlar budur bildiğim öykü ,biraz yaklaşın bana ,evrende mavi bir gezegendeyim,buraya dünya demiş birileri bir güneşimiz var bizi ısıtıyor,her sabah onu görmeye ne kadar alışığız bu dünyada. Yakınlaş biraz ey okuyucu!, daha yakınlaş mesafe ile değil ruhunla Bütün algıların aç!., bir soğuk memleket burası .Oradan fersah fersah aşağıya, gökten bu mavi küreye bakan sensin.iniverdin değil mi? inmek ne kolay çıkanı seyreden.burası, Rusya diye bir buz ülkesi,orada da bir küçük yerleşim, Alabushevo !hey hat burası benim olmakta seçmediğim bir yer. Konumumun sahibi ben değilim. Belirleyicisi, ben değilim. Ben buralıda değilim. Ama burada doğdum, yaşıyorum ve öleceğim. Ne kadar küçük bir nokta içinde kendi büyük benimi duyumsayarak hiçliğimi kazanıncaya kadar..
Kırmızı rengiyle, kanatlarını sarsan rüzgara,
Zurnanın sesiyle
rengi çoktan Karardı.
Buz kadar ağırdı.
Düşüyordu.
Bu gitmenin arkasından çıplak sesler,
Artık duymuyordu.
Ah işitmezliği
Ah duyarsızlığı,
Kaçmak ve bir daha hiç gelmemek istedi.
Ulaşılmaz bir çığlık gibi
Sesini rüzgarın,
Duymazlıktan geldi.
Ve aksine!
Hiç durmadan gözlerinin içlerine baktı.
Uçurumlarına dalarak,
Kartallar gibi rüzgârın kucağına düşerek
Dolarak,
Kendi derinliklerini tepeden gözlüyordu
Düşerek,
Düştüğü yere çarptığında
bir daha burada hiç uyanmamak istedi.
C. Atalay
Sabah uyandığında tekrar uyanıp uyanmamak arasında epeyce kafa yordum. Uyanmak, bu yalnız ve acı gerçekliğin arasında hiç istemediğim bir durum. Gün ışığı dolan atölyem, ne kadar açılsa ne kadar kapansa hep etrafı görmemek için, tekrar uyumak için kendime yalvarıyordum. Battaniyenin ince kıvrımlarında sıcak bir bedenle kendi yalnızlığımı paylaşıyorum. Battaniyeyi bir beden gibi bacaklarımın arasına arta kalan yerlerini de göğsümün üzerine bastırarak tekrar uyudum.
Tekrar Uyandığımda saat 12 olmuş. Şimdi uykudan uyanmak için uğreşırken, henüz etrafı algılamakta zorlanırken, alelacele yere mi yoksa ayakkabılarımın yanına mı koyduğum astigmat gözlüğümü aramaya başladım. Çok küçük bir oda olmasına rağmen hala bulamamıştım. Öğle uykusu böyle sersem yapardı insanı.
Ama o iki uyanıklık arasındaki “ölü vakit” aralığına ve yaşanmamışlığa çoktan teslim olmuşum.
Aradaki hissiz saatler, her zaman bende var olan ama düşünceme karşı uygulayabildiğim tek savaş alanı.
“Peki, bilgelik sıçramada mıdır öyleyse? Bu dünya gerçekliğinden kopuk gitmek midir” (Lactantius, Tanrının gazabı üstüne, XIII. bölüm)
Gözlüğümü bulduğumda, hala yatakta olduğumu fark ettim. El yordamıyla aradığım gözlüklerimle buluştum. Onu göremiyorum ama o bana dünyanın gri atmosferini gösterecek.
Ah! Bu sırada, Eskizlerime bir bardak su döktüm. Geceleyin duvarlara asmayı düşündüğüm ama bir türlü yer bulamadığım eskizler. Kara Mürekkeplerini, kâğıdın üzerinden kusmuş tümüyle küçük bir gölet olan, suyun içerisine bırakmışlardı. Üzüldüm. Hayal kırıklığım hat safhada. Kendime kızıyorum. Oysa ne kadar değerli idi. O eskizler. Eskiz bende yalnız bir eskiz olmanın dışın da en doğrudan yaratım nesnesi ve boyalarla makyaj yapılmamış bir evren güzeli.
Hemen bu gelip gitmeler arasında yerdeki bardağı kaldırdım. Yatağımı devirmemeye uğraşarak, oturur duruma geçtim.
Şimdi, Aklımdaki sorularla ve iki haftadır üzerinde çalıştığım projenin içindeydim.
Bu galvanizli metal, iğrenç, görüntü ve aç bir Afrikalının derisinden çıkmış kemikler gibi, yatağın iskeleti. Aklıma, askerde olduğum günler geldi. Sahi oradaki yataklarda böyle demirden ve soğuk, ızdırap vericiydi. Yatan askerler, hiç dinlemeden sırt ağrılarıyla kalkıyorlardı. Dahası onların da bir şiltesi yoktu.
O zamanlar, geleceğimi hep iyi bir gelecek gibi hayal etmiştim. Umutlar, Güzel düşler içinde 10 yılda, sadece bulunduğum şehir değişmişti. Öyle ya özgün bir ressam olacaktım, şöhret ve mevki sahibi, tabloları gerçekten önemsenen ve para ödenen .Ama şu hale bak ki yaratıcılığımın en uçsuz bucaksız olduğu, bu yıllarda bile, en iyi eserlerim yalnızca karnımı doyurabiliyor.
“her şeyin kendi zamanı vardır” dediğimizde zaman adını kullanırız. Bu şu anlama gelir: Gerçekten var olan her şey, Her var olan doğru zamanda gelir ve gider ve zaman onu tayin ettiği sürece bir süre kalır. (Heidegger, M. 2001)Zaman ve varlık üzerine,. Baskı Ankara: Burak ofset
şu hale bak ki on yı…l Zaman benimle birlikte geçiyor. Ama zaman yalnızca beni eskitiyordu. Zaman var mıydı? Sadece bendeki zaman mı zaman anı?
Bir anda bu düşünceler arasında yaşam mekânıma geri döndüm, bir proje: , 3 metreye 3 metre bir oda,burası atölyemin içinde ikinci bir matruşka. Yapma, bir oda, burası da bir hücre. Bir deney kapsülü gibi. Tasarlandı ve uygulandı.. Ama projemin en son ve en başlangıç yeri de burası. Benim içimde olduğum ama kendimce yaratılmış bir proje.
Metal yatağım, gürültülü yaşlı bir adam gibi gıcırtılar çıkartıyor. üzerinden kalktım. Bu sürede otuz dakikamı düşünerek geçirivermişim. Gece içtiğim ucuz el yapımı şarabın etkisiyle, damaklarım birbirine yapışmış. Geriye dönüp, metal yatağıma baktım. Sahi yere ne kadar yakındı, eski ayakkabılarım ise sandalyenin hemen yanındaydı. Nasıl bir yoksulluk içindeydim. Bugün de diğer günler gibi miydi? Hep bitirilememiş projem üzerinde çalışıp da başaramayacak mıydım? Yine aynı mekân, yine aynı,hücre. Burası ,benim mezarım mı? Yoksa her gece yalnızlığımı yaşadığım bu mezar çoktan karardı mı?
Ayaktaki bedenimi aynada hayal ediyorum. Aslında hayâlım şu anki gerçek görüntüm.. Üzerimde, Askılı bir atlet ve polyester bir eşofman. Daha iyisini beklemeye hakkım da yok. Üzerimdeki elbiseleri ve ayakkabımı, Avrupa taklidi üretim yapan fabrika önlerinden, seyyar bir tezgâhtan almıştım. 4 Ruble tutan elbiselere Param yetmemişti. 2 Ruble ve bir suluboya resmimi vererek sahip olmaya çalışmış,ama başarılı olamamış, yinede alamayınca çocuğa yalvarmıştım.
Şimdi üzerimdeki elbise, Bu kefen, üzerimde asılı. Askı da ben. askıda olan yine, ben. Eşofmanım ,çoktan, eskimiş kimi yerlerinde geceleri uyuya kaldığımda, üzerime düşen sigara külünün yanıkları var. Bu yanıklar 10’luk bir matkap ucunun düzenli açtığı delikler gibi beyaz derimi eşofmanın altında buğulu camları elleyen ve izler bırakan çocuk parmakları gibi gösteriyordu.
Çoraplarım betondan yapılmış heykeller gibi tek bir şekle sahip .Bütün elastikiyetini terk etmiş. Onları yıkamayı çoktan bıraktım. Sabunu yalnızca zorunlu ihtiyaçlarıma kullanıyorum. Bütün kirine rağmen benden ayrılmayan çoraplarım, ayaklarımda. Onlar yine de üşütüyorlar beni, yoksa onlarda, karım gibi beni terk mi etti?
Geceleri çok soğuk oluyor, üşüyor ayaklarım. Dahası ayaklarımın üşümesi. Isıtamadığım atölyem, partinin verdiği 4 torba kömür, hepsi,çoktan bitti. Kömür de yandı gitti. gerçi çaba saffettim ama,sadece iki avuç kömür yaktığım günler oldu. yinede arkası gelmeyince Alabushevo soğuklarına pek çabuk yenildim. -20 derecede 4 torba kömür neye yeter ki? Soğuklarda bir tarafa, kalp hastası bir kişinin ayaklarını ısıtmak ne zor. Kalp Hastalarının ayakları,hiç ısınmaz derler. Yaşayınca anlıyor insan. öyle ya acıyan her yerimde ,gerçeklik işte orada
Bundan iki yıl önce sol kolumun ağrısıyla gitmiştim Doktor, Teryaevo ya . Beni ilk tahlil ettiğinde küçük tansiyonum “0” çıkmıştı. Bana ,—sen kalp hastasısın! Dediğinde, geleceğe hayata dair bütün ümitlerim kırılmıştı.
Ama ameliyatımdan sonra bile hep düşündüğüm iyileşebilirmiyim den daha çok, Ayaklarım ısınır mı?Olmuştu. Üşümem azalacak mıydı? Ayaklarım ısınması iyileşmeme bir delil mi olacaktı? Ayaklarım üşüdüğünde kendimi bu dünyadan değilmişim gibi düşünüyorum, bir ölünün ayakları buz kesmişler .Bu kadar!
Ameliyatımdan sonra üşümelerim azalacağına bilakis arttı. Çoraplarıma baktığımda ayaklarımın üşümesi kalbimin sızısına geçerdi..
Geçirdiğim zorlu ameliyattan sonra, Kalbim de bir pil var şimdi. Doktorum Teryaevo basit bir operasyon demişti. Ama ne zor bir ameliyat olmuş. yüreğime, kabloları geçirirken Kalbim ameliyat sırasında durmuş,. Yüreğim paydos!demiş ama ne paydos!.Ancak o gün hiç bilinmeyen bir sebepten, yalnızca kapatmış kendini,Nadir görülen bir durummuş,bir anda çalışmaktan vazgeçmiş oysa 34 yıldır, sekmeden çalışıyor bedenimde. Kalbime şok vermişler ama çalışmamış yine de ,dahası yaşlı hemşire Tropareva yumruklayarak çalıştırmış. Bu hemşire tüylü kıllı bir adam. Bir Rusa benzeyen tek özelliği sadece adı olsa gerek .Bence, Pakistanlı gibi esmer, burnu bir karganın gagası gibi hem aşağıya düşük hem de kibirli. Eşinden on yıl önce ayrılmış. Şimdi hastanede zemin katında bir oda ve üç öğün yemek. morgun hemen yanında. Doktorlardan kaçamak birde içtiği sarma tütünler…
Ameliyat mı? Sonrası da beni hemen ameliyata almışlar. Göğsümü 2 cm lik bir neşterle 25 cm kesmişler. Kalbime ilaç enjekte edip durdurmuşlar. Tropareva şöyle diyor. Yüzünü kapat diyor her insanın ciğeri kalbi aynı. sahi kalpte ruh var mı? diye bana soruyor. kalbimi gövdemden ayırıp aort damarımı dikmişler. Bu arada 5 ünite , asi kanı vücuduma almışım.Sonradan o kan ücretleri için borç almam gerekti .Ama ne borç, 50 rublelik tablolarımı 2 rubleye zorla satabildim.Doktor canından değerlimi dediğinde ,evet canım resimlerimden değerli diyemedim….
Uyandığım da kendimi doğranmış olarak bulmuştum. Nasıl bir sarsıntı ki yalnızca tavandaki kar beyazı flüoresanlarla karşılaştım. Bu zamanlarda üşümemin sebebi aort damarımdan dolayı olduğum kalp ameliyatı. Dahası kalbim her normal insanınki gibi değil dakikada 50 defa atıyor. Dolayısıyla da kan vücuda gerektiği şekilde dağılmıyor.
Ayaklarım, parmak uçlarım ,kulaklarım ,bunları hep algılarım, neden mi? çünkü bana hep mesaj gönderirler. Isıt bizi !. Bu metal yatakta göğüs ağrılarımı daha da arttırdı. Metal yatağın yayları ucuz olsun metal şeritlerden yapılmış, bu işkence aletleri, geceleyin bedenime işkence ediyor, her sabah uyandığımda, ayrı bir ağrı, göğüs ağrısı, kalp ağrısı, Zaten bu yatak ameliyat masasından çok farklı da değil. Ancak genişliği 50 cm var yok ayaklarımı düz uzattığımda dışarıda kalmaması imkânsız. Ayaklarımın ucundaki battaniye karşıdan Başı bağlı bir köylü kızı gibi duruyor. Battaniyeye sığmak zor. Daha çok ben onu örtüyorum. Boyum 183 cm .Ama battaniyenin boyu 150 cm. Ayaklarımı kapatıyorum .Ama yine de gece uykumda başım üşüyünce tekrar çekiyorum. Bazen içimden ayakkabımla yatmak geliyor. ama gündüz yürürken ,tabanı ıslanıyor sokaklarda.
Zaten mevsimlik bir ayakkabı pek çabuk altı su alıyor. Ayakkabıları aldığım eskici Çocuk, bu ayakkabıları zengin bir partiliden almış. Dahası uzun süre giyilmiş bir ayakkabı. Sıkılınca bir rubleye satmış. Tabi bu çocuğun sözü. Alırken çok ihtiyacım vardı bu ayakkabıya, ayaklarımı,Isıtır diye düşündüm. Ama hevesim pek çabuk kayboldu.
Bu düşünceler arasında, bir anda ayakkabıyı aldığım sokak geldi aklıma. Bir de bu eski manda derisin den, en ucuz yerinden ayakkabılar. İlk aldığımda yürüdüğüm sokakları anımsıyorum. Yeni ayakkabılarımla ,hafif buzlu Alabushevo sokaklarından yürüyerek ,aynı zamanda ev olarak kullandığım bu atölyeye ulaşmaya çalışıyordum. Yolda yürürken aklımdaki projenin açık hava projesi olarak olup olmayacağını düşünüyorum. Hani sıçrama sadece gökyüzüne mi olmalıydı belki de yeryüzüne doğru bir atlayış da olabilirdi. Sonuçta; yükselmek ya da düşmek .Sahi,Hangisinde düştüğümüz, hangisinde yükseldiğimiz kimin bilgisin de
“hermes’in büyük sırrını öğrenebilmek için geçirilecek sınavlar pek güçlüdür. Aklı ve iradesi güçsüz olan istekliler, ya yolun dönülebilecek parçasından ters yüz edip geriye dönerler, ya korkudan çıldırırlar, ya da bin bir ürkütücü görünüş içinde yürekleri duru, bir uçuruma yuvarlanır, ölüp giderler sınavı başarıyla geçiren pek az kişi vardır”Hançerlioğlu,O.1965,mutluluk düşüncesi,İstanbul,ekin basımevi.
Atölyeme, Dönüş yolumda, yürürken, yoksul ya da biraz, devletten geçimli insanlar görüyorum. Bunlar ya kahverengi ya da siyah giymişler. Canlı olduklarına dair tek gösterge, hareketlilikleri. Kara kadınlar ve kahverengi erkekler, tek aydınlık noktaları, yüzleri. gözleri ise pili bitmekte olan bir el feneri gibi biraz kararıyor biraz aydınlanıyor. Hepsinin içinde en derinden ızdırapların olduğunu anlamak zor değil.
Bu sırada uzaktan, ovadaki kuzuları, tok karnıyla izleyen bir kartal gibiyim. Bütün mekan sessiz bir film gibi..Buranın algılayanı da benim ,Anlayanı da . Yalnızca ,var olduklarını düşünüp düşünmeme arasında, yıkık bir ezgiyle, keman sesi aklıma geldi. “Lafille De Pekin” bütün cehennemi anlatan ,isyanlarımızı seslendiren bir öykünmeydi.
Voltaire “Candide” “insanoğlu, önüne açılmış olan birçok yollardan dilediğini seçmekte özgürdür.”
O halde ben de sıçramayı seçiyorum. Bu en büyük direnişim.
Artık,Bir meditasyon parçası gibiydi. ama ne kadar ağlamaklı ve hüzünlü ezgisiyle insanların ağzından çıkacak her şeyi söylüyordu. Yürürken çoğu yeri bozulmuş kaldırımlara takılmamak için ayağımı sürüyorum, yere bakamıyorum. Yolun bir sonu yok.
Dünya, maddelerden kurulmuştur. Bu maddelerin varlığını da duyumlarınız tanıtlamaktadır. Cisimlerden kimileri bileşiktir, kimileri de bileşikleri meydana getiren elemanlardır. Elemanlar, görünmez ve değişmez nitelikte bulunan atomlardır. Çünkü hiçbir şey yokluğa dönmediği gibi bileşikler dağılınca onları meydana getiren varlıkların da varlıkta kalmaları gerekir… (Hançerlioğlu, s. 96)
Her son bir terkediş. Bir yunan heykelinin idealize edilmiş ama asla insana ait olmayan bir tapınak görüntüsü gibi karşılayan ve üzerinde siyah ve gri boyaları olan, dış nişleri özensiz yapılmış, eski ferforje kapısı demirci ustaların yoğun emeğiyle şekillenmiş, apartmanla karşılaşıyorum. Kara pencereleri ,sanki gözleri.yüzyüze bakışıyoruz. Bu öyle bir apartman ki dışında insana ait tek gösterge insanlar tarafından yapılmış olan emek ürünleri.
Üzerindeki siyah ve gri renkli boya, uzaktan bir kral mezarı gibi görünüyor. Ona doğru yürüdükçe sağdaki kırık ve bazı yerleri onarım görmüş, eski püskü dükkânları görmeden geçemiyorum. Yine önünde elinde sarma tütünle ayakkabı dükkânını bekleyen bir esnaf, pırıltısız ve şatafatsız. Hemen yanında ikinci el kitap satan bir sahaf. Vitrini dahi yok, içinde birkaç insan. ellerinde ,eski kitaplardan kurtulmak istedikleri kitap dolu çantalar. Hemen yanında ,çoktan tezgahını kapatmış, kepenksiz bir dükkan. Vitrindekiler ise kırık dökük eşyalardan oluşmuş. Vitrinin eski ahşap çerçevesi artık orada olmaktan dahi sıkılmış. Binaya oldukça çok yaklaştım. Tam adımımı yola atıp, karşı tarafa geçmek üzereydim ki ,bir askeri araç hızlıca yanımdan geçiyor. Bu son derece eski bir araç. Bir benzin düşmanı. Kendi ağırlığı kadar enerji tüketen bir canavar. Kasasında Kalaşnikoflarıyla ,askerliklerinden bezdiğini düşündüğüm iki asker. Hemen üstlerinde, bir çadır. Kimi yeri artık eskimekten tamamen parçalanmış. askerlerin yaşları, yanaklarındaki pembeliklerinde gizli. Ancak kaşları aşağıya düşmüş. Gençlikleri ile tam bir zıtlık oluşturuyor. Bıkmışlık ve sarsılmışlık. Görevlerini yapma bilinci ,ama tamamen sürünün içinde olma durumu. Arabayı izlerken görüntü, uzaklaşıp gidiyor. Onların Gözlerini göremiyorum Artık. Şimdi onlar da bende, yalnız bir imgeden başka bir anlam taşımıyor.
Apartmana girmeyi planlarken, ayağım kapının önünde karaya çakılmış bir gemi gibi duran ilk basamağa takılıyor. Sendeliyorum. Bunun etkisiyle eski kapıya sol elimi atıp düşmekten kendimi kurtarıyorum. Fakat öylesine garip bir durum ki ,elim soğuk kapı demirine değdiğinde, bütün tozunu elim alıyor. Varlığım hemencecik bir simge gibi bu el işçiliği metal yüzeye düşüyor. Bir an için bütün siyah yüzeyin içinde tek canlı varlık elim. Müthiş bir zıtlık oluşturuyor.
Demir kapının mutluluğunu kıskanıyorum. Durumundan tamamen habersiz, burada inorganik bir şekilde dimdik ayakta. Yarın da burada ve eritme haline gelinceye kadar, bir hurdacının potasına karışıncaya kadar, büyük bir mutlulukla burada. Ama enteresan ki bu mutluluğun farkında değil. İçeri girerken parmak izlerimi, mutlu kapının üzerinde bırakıp ,sağ ayağımı apartmandan içeri sokuyorum. Artık o bütün hafızama girip beni etkiliyor.
İçeriye girdiğimde, bir garip manza. Ahşap ve Beyaz renk posta kutuları. bazıları açılmış.;çine baktığımda koyu gölge içinde 1 mm’lik toz tabakasını görüyorum. Toz tabakası bütün kutuların içine ,yeni evi gibi benimseyerek girmişti. Diğer kutularda posta kutuları belli gibi yaşlanmıştı. Hangi mektuplar kimlerle buluşmuştu? Mektuplar bu posta kutularında alınmayı beklemişlerdi. Posta kutularında apartmanda oturan eski sahipler. Sahi kimler yaşamıştı. Hangi yoksunluklar içinde burada yaşamışlardı.
Ne kadar terk edilmiş bir binaydı. Kaybolmayan sesler ,bütün ağırlığı ile bu evde kalmıştı. Anılara dair duvarlarda çizikler, her anın bir imzası gibi.
Posta kutularından uzaklaşırken, tamamen eski gibi görünen ,mozaik merdivenlerle karşılaşıyorum. Basamakların ortaları o kadar eskimiş ki, onlar ayak izlerinin oyduğu basamaklar , üzerinden geçen çok fazla ayak izinin ağrılarını taşıyan merdivenler.
Merdivenlerden çıkarken apartmanın üst boşluğundaki kırılmış ışıklandırma boşluğunu gördüm.
Boşluk üzeri tamamen camla kapatılmış. Uzun ve yorucu yüklerine dayanamamış. Sonunda kırılmış, çoğu, Aşağıda. Parçaları gövdesinden ayrılmış, yeni cam kırıkları, güvercinlerin taşıdığı sarı, kuru dallar. Bol miktarda güvercin pisliği. Beyaz, kahverengi ve şeffaf bir karışımla her maddenin inorganik varlığını ve sonunu hatırlatıyor. Camların üzerine konan pislikler tamamen mürekkep lekeleri gibi, düştüğü an negatif bir fotoğraf, bu fotoğraf beyaz siyah zıtlığında.
Güvercinler, artık burayı bir yol etmişler. Girip, çıkıp, yuvalarına eski insan evlerine taşınıp duruyorlar. Ne güzel ki kanatlara sahipler. her yukarı çıkışta ve inişte, kanatlar aşağıya yukarıya açılıp duruyor. Onlar, cehennemlerinden kaçmaya hazırlar. Her an gidebilirler, ne güzel..
Kuşların girip çıktığı, tavandan kendimin çıktığını hayal ettim, bir an için soğuk günde kanat çırptığımı düşündüm, ne yazık ki, kanatlarımı bir türlü beni taşıyabilecek büyüklüğe çıkartamadım. Hep yükseliyor, çıkarken düşüyorum. Ayaklarımda betondan kaldırım taşları mı bağlı?
. Başımı tekrar yukarıya kaldırdıgımda, Rönesans resimlerinde ki meleklerin, ak kanatları, aklıma geliyor. Güvercinlerin kanatlarının arkasından biraz soluklaşmış güneş ışığı tamamen grileşmiş ve anlamını tamamıyla yitirmiş. Gökyüzü bütün sınırlarını kaybedip güvercinlerin sınırlarını çiziyor. Kanatların açılıp kapanması büyük bir enerjiyle gerçekleşiyor. Bazen bu enerji önceden yolda bırakılmış kanat tüylerini yerinden kaldırıp havada dönüşler yaparak aşağıya yavaş, yavaş düşürüyor. Bazen güvercinlerden kimileri, hiç kanat çırpmıyor. Tümüyle kanatlarına dolan rüzgârın gücüyle yavaşça süzülerek hedef noktalarına konuyorlar. Bazıları, alel acele düşecekmiş gibi, bir anda merdiven korkuluklarının üzerine konuveriyorlar.
Wall Whitman:
“Hayvanlara uzun uzun bakıyorum da Ben de hayvanlaşıp onlar gibi yaşayabilirim diyorum, hepsi kendi aleminde, öylesine huzur içinde. Hallerinden sızlanmazlar, kan ter dökmemekteler. Karanlıkta gözleri açık uzanmıyorlar ve ağlamıyorlar günahlarına tanrıya olan borçlarına konuşup midemi bulandırmıyorlar. Hepsi hoşnut, hiçbirinin mal tutkusuyla gözü dönmemiş, hiçbiri ne öbürünün, ne de binlerce yıl yaşamış kendi türünden birinin önünde diz çökmüyor. Hiçbiri ne dünyanın en mutsuzu, ne de en saygıdeğerdir.”
En muhteşemi ise onların istedikleri an bulundukları yerleri terk etme özgürlükleri. Uçarken yolculuklarına son vermek isterlerse anında kanatlarını kapatmalarının, yeni tamamen istemsiz bir hareketle kendilerinin varlığına son verebilecekleri gerçeği. Oysa bizim gibi yaratıkların elinde bu ancak bir hamleyle yapılabilir.
Öyle ya, ölmek istesem yine bir iş yapmam gerekmeyecek mi? Bana verilen bu derin anlama ve bilme gücü bütün olanaklarımı elimden almış atılmışlığım ve karmaşıklığım ey insanoğlu! en büyük çelişkim. Öyle ya bir ben insanoğlunun bir bireyi olarak insanoğlunun bütün trajedisini ve acılarını bilincimde içgüdümde yaşıyorum. Oysa diğer canlılar böyle mi? Bütün sadelikleriyle yalnızca hayatı yaşıyorlar. Bilmemek canlıların en büyük mutluluğu, bilginin cehennemine hoş geldiniz.
Gitmeye hazır mıyım? O kuşların eylemsizliklerinin en büyük eylemliliğinde, yok olmaya, en doğrusu kendi inorganik mutlu dünyama dönmeye hazır mıyım? Tamamen infomal bir dünyada informal bir zeminin içinde varlığımı kaybetmek istiyorum.
Daha da yukarıya doğru çıktım. Bu görüntüyü yavaş yavaş yakınlaştırarak tamamen içselleştirmeliydim. Öyle ya her uçuşlarında cam levha sınırı içinden geçen özgürlüklerini bir kazanıp bir terk ediyorlardı. Merdivenlerden çıkarken sonsuz gibi görünen koridorlara bakmamak için kendimi zorlasam da ,gözüm ilk koridorda apartman dairesinin kapılarına takıldı. Tamamen kapalı olması umuduyla koridora yöneldim. Apartman boşluğunun tavanından gelen ışığın dışında hiçbir yerden ışık gelmiyordu. Apartmanın yanındaki ve arkasındaki apartmanlar koyu gölge oluşturduklarından ,çekimser kalarak apartmanın güney yönündeki odaya doğru yöneldim. Duvardaki sıvalar, tümüyle eskimiş, çoğu yeri tozlu ya da isli, bazı yerleri dökülmüş alttan beton ve sıva görünüyor. Bu dahi eski duvar neft yeşili bir renge boyanmış. Ama bu da tamamen sayılmasa da tozlu ve kirli bir renk şimdi. Yürürken arkadaki kapılara bakmadan yürüyorum. Sanki kapılardan birisi çıkacakmış gibi tedbirliyim.
Apartman dairesinin İçerisine yöneliyorum. Kapı on cm kadar açık. Kapıyı sağ elimle sanki içeride birisi varmış gibi tedirginlikle açıyorum. İnsanlar, Ne kadar mutlu iken burayı neden terk etmişlerdi? Biraz umut çıksınlar diyorum, biraz da umutsuzluk çıkmasınlar diyorum. Öyle ya yaşayanlar burada ne kadar dayanabilirdi ki? karşı odanın kapısından dışarıdaki ışıklıkları olmasa da loş bir ışıklık var. Saygım sonsuz .Burası başka bir yer. İnsanoğlunun sesi burada. Kapıdan geçerken atölyemdeki projeme geri dönüyorum. Projemdeki sıçrama anı bu kapıdan geçişle eşdeğer. Farkı ise farklı bir sona sahip olması. Bu bir son mu?
Projemdeki sonun aslında kendi atılmışlığımın geriye dönüşü olduğunu biliyorum. Tamamen duyarsızlaşıyorum. Kapıdan geçerken yeni bir dünyaya geçiyorum. Yeni bir evren ama sıkıcı ve beni çok çabuk dışarı atacak bir bekleme anı. Ana rahminde beklemek gibi, mekân beni dışarı atacak.
Bu odadan çıkmak zorunda değilim. Daha öncekinden bir kopya sanki Aynı yolla rahimden çıkarılmış gibiyim. Atılacağım ama bu, arzum dışında. Arzumla gerçekleştireceğim bir proje benimkisi. Öyle ya bir spermin 23 kromozomundan bir de annemin 23 kromozomundan tamamen istemim dışında annemin bedenine hapsoldum ve atıldım. İçeriye girdiğimde odada atölyemdeki sandalyelere çok benzeyen kırık bir sandalye birkaç perde görüyorum. Bunlar beni sağlayan insan tasarımları. Oda kül rengi ve tamamen çıplak, çırılçıplak. Salon ve bir odası var. Bir mutfak, bir banyo, yani en fazla 80 m2. Küçük odaya kendimden bir şeyler bulmak üzereymiş gibi yürüyorum. Duvarda pastelden yapılmış resimler. Muhtemelen bir çocuk tarafından yapılmış resimlerde bacalı dumanı tüten bir ev, öyle ki yanında bir çocuk elinde top var. Yanında bir adam hepsinden büyük çizilmiş, bir de bayan var. Ne sade yapılmış bir resim, ancak top ve çatı boyanmış. Çocuğun yüzünde gülücükler var. Gülüyor. Bu çocuk sanırım resmi yapan çocuk. Mutlu ve annesi babasıyla yaşayan bir çocuk.
Ama bu yalnızca bir tahmin. Annesi bu resimleri çizmesine nasıl izin vermiş?Diğer salonda duvarda hiçbir çizim yok. Düşünüyorum,Demek çocuğun odası da burasıydı. Annesi ve babası da salonda kalıyordu sanırım.
Merakla, Banyoya giriyorum, en fazla iki metreye üç metre yani 6 m2 bir banyo. Eski ve ucuz seramiklerden yapılmış. Seramiklerin çoğu çatlamış. Tavan da nemden dökülmüş ve boya da kalmamış. Hayal ediyorum, Annesi burada ki çocuğu ,kaç kez banyoda yıkamıştı? Çocuğun tatlı gülümsemeleri kulaklarım da.
Erasmus,
Hele bir bakın; kirli ve iğrenç bir doğum, zahmetli bir eğitim her yönden gelen tehlikelerde dolu bir çocukluk yorucu incelemelere, öğrenmelere boyun eğer bir gençlik, hastalıklar ve sakatlıklarla çevrili bir ihtiyarlık, acı bir zorunluluk olan ölüm… (Hançerlioğlu, s. 118)
Her kişi ihtiyaçlarının doyurulmasını ve mutlu olmayı isteyerek doğar. Öyle ya bir çocukken doğduğumda ne kadar aç ne kadar teslim olmuş bir ihtiyaç durumda idim. Sevgi, sıcaklık, açlık, bunlar benim doğumumla beraber farkına vardıklarım.(spinoza)
Bu sorgulamalar arasında dışarıya yöneliyorum. Artık boğuyor beni bu daire. Bir an önce kendimi dışarı atıyorum. Yukarıya yöneliyorum. Dört kat merdiven çıkıp çatıya geçiyorum. Bilmenin mutsuzluğuna sahibim.
“Bilgi insanı öbür varlıklardan üstün kılar. Evrenin bütün varlıkları içinde bilgiye erişmiş olan tek varlık insandır. Her ne kadar evrendeki bütün varlıklar aynı varlığın belirtisiyseler de insan, bilgisiyle, hepsinin üstündedir.” (s. 31 Orhan Hançerlioğlu, Mutluluk Düşüncesi)
“Mutluluk bilgisizliktedir.”. (Erasmus )
Mutlu olmak için, önce mutlu bir çevrede yaşamak gerekiyor. Ama bu tam anlamıyla olmayan bir ütopya. Leibniz dünya için “dünyamız yetkindir (mükemmeldir). Mümkün olan alemlerin en yetkininde yaşıyoruz. Dünyamızda her şey en iyidir.” Ne büyük bir çelişki. Ya savaşlar ya afetler ya hastalıklar? (s. 121)
Son katta, çoğu güvercin korkup uçup gidiyor. Keskin bir koku geliyor. Ancak dairelerde güvercin yuvaları, kırık kabuklar ve yüzlerce güvercin tüyü. Artık burası güvercinlerin evi, eminim.
.Kaçar gibi Aşağıya gidiyordum, Apartmandan hızlıca kaçıyorum. Atölyeme döndüğümde hala apartmandaki boşluğu düşünüyordum.. İçeriye girdiğimde bu düşüncelerden kurtulmak için desen kâğıtlarına sınırsızca çizdim. Çizdiklerim nedense hep aynı noktaya geliyordu. Hep beni taşıyamayan halatlara ek bir destek koymayı düşünüyor farkında olmadan çiziyordum… Desenler hep aynı çözüm noktasında buluşuyordu. Sıçrama benim aşkım! bu maddesel bir performans !fakat idealist bir sonuçla kendiyle buluşup,görevimi başarmamı sağlayacak.
“Peki bu dünya tanrının kurduğu bir dünya olduğuna göre Tanrı da iyi olduğuna göre dünyaya kötülüğü ve insanı neden koydu. Tanrı, kötülüğü istemiştir ama, insalara da, ona iyilikle karşı koysunlar diye, bilgelik vermiştir” (Lactantius, Tanrının gazabı üstüne, XIII. bölüm)
Peki bilgelik sıçramada mıdır öyleyse? Bu dünya gerçekliğinden kopuk gitmek midir?
Bedenimde irkilmeyle, önceden gittiğim bu yerlerden,atölyeye geri döndüm. Atölyeye geri dönünce bir büyük tiksinti ve boşluk yaşadım. Soğuk mezarımdan hiç çıkmamışım. Nasıl bir yabancılaşma ki kendimden iğrendim.
Sanki buraya ait değildim. Ne kadar kendimden olsa, burası benim hapishanem. Cehennemim. Bu dünya!
“Çılgınca didinmemiz, boğuşmamız, önemsizliğimizi bilmediğimizdendir.” (THe Conquest of Happiness. Bertrand Russell)
Bu seçemediğim bir tercihin içinde yaşayışım. Zorunlu atılmışlığımda bu coğrafyada ve bu dünyada doğmuşum. Ama ne doğuş! öyle bir yer ki doğduğum yerde yalnızca cehennem var. Cehenneme doğmuşum. Hastalıklar, ölümler. Mutluluk oyunu oynayanlar, mutlu olmaya çalışan ama bir türlü mutlu olamayan kişiler. Hep aynı öykü hep doğum, her doğum bir ölüm oyunun başlangıcı. Yalnızca bir süreç içinde atılmışım. Cehennemim burası. Öyküm burası.
“İnsanların tümüne yakın çoğunluğunun mutluluklarını gökte aradıkları görülmektedir.” (s 77)
Hangi varlığım ya da algılanan varlığım? ruhumun eşimi bu beden? Ruhumun vicdanını yaşayabilirim. Bedenim ,ruhumun hapishanesi.
Atılmışlığıma, bir de bilginin çokluğu, bilmenin ağır sorumluluğu çok yönlü değerlendirme duyarlılığı,dahil oluyor. Her bilgi yeni bir acının anlamını da alıyor. öyle ya sebebini sorguladığım her olayda gördüğüm yeni olay daha da farklı bir boyuta çıkıyor. Her yeni olayı farklı informal yollardan yorumlamaya çalıştıkça daha da zorlu bir sürece giriyorum. hangi açıdan bakarsam bakayım, yeni bir problemle kendimi karşı karşıya buluyorum. Peki ne yapmalıyım? Şu var ki yaptığım her değerlendirmede cehennemime geri dönüyorum. Her olay kendi içerisinde bencilleşiyor. O halde ,çıkmaz sokaklar içinde gibiyim. Etkilemek istediğim her olay yeni bir etkileniş ve kendi iç etkileşimden etkilenerek ,benim cehennemim oluyor. Bu dünya benim cehennemim!
Cehennemimdeki küller de resimlerimin desenleri, ya ateşleri?
Acılardan sıyrılmış olarak sanal mutluluktan gerçek mutluluğa geçmenin bir yolu vardı “mutluluğun engelleri olan iki büyük korkuyla, Tanrı ve ölüm korkularıyla koca bir geleneğe karşı koymayı göze alarak, savaşmak gerekiyordu.” (S. 94, Orhan Hançerlioğlu)
Onlar da şu duvarımdaki afişler. Tabi ya mutlu bir dünya, emeğin hakim olması. Rüyalar.Hiç bir zaman inanmadığım ,ama hep çarptıgım kale duvarları. Ya da onun içine mi doğmuşum. Doğduğumda o var mıydı? Ya benim doğumum? onun anlamına ne getirdi? Hiç ,yalnızca bir hiç çöldeki kum zerreciğinin anlamsızlığı kadar hiçliğe ait bir silinmişlik. Ben bir birey olarak neydim? bu cehennemde bedenimde hiç bitmeyen, açlık hissi, yeme ihtiyacı, gülme arzusu ve cinsiyet. prangalarım bensiz olamaz.. Prangalar. Yaralarımı kanattığında vardım. Vardım. Buradaydım. Acımda, burada. Geçmeyen acımla ,ömrüm de burada. Bu hiçliğin içinde .ben varım .Ama ya varlığım?
Öyle ya, prangalarda, ömrüm daha uzuyor. Öyle ya acıyan yerlerimin acısı üzerimde canımda orada. Ruhum da orada. Ruhum bu bedene sıkışmış, dahası çıkamıyor. ruhum bedenimin mahvolmuşluğun da ihtirasında ve açlığında sıkışmış. Bedende benim değil. Aynadaki benmiyim?
Hücrem!hoş geldin demedi.Ama yinede hoş bulduk.Cehennemimde duvarlarımda proleter ya ve işçi sınıfının afişleri. Bunlar alevlerim. Cehennemin iblisleri! Dahası yakıyorlar.
Her Biri, cehennemimden görüntüler. Öyle ya cehennemim cennet gibi anlatıla dursun. Açlığım, yalnızlığım ve terk edilmişliğim, cehennemimden yalnızca en başta hatırladıklarım. oysa güzel bir dünya gibiydi, bu cehennem. güzel fotoğraflarla maskelenen ama gerçeğinde verniksiz zemin kaplamalı bir evde ahşap sandalyeler ucuz porselen sürahi, 2 Rublelik ayakkabım. Sabahtan beri doyurmadığım karnım. Yalnızlığım, yalıtılmışlığım. Karımın yaptıkları.
Bu düşünceler arasında gidip gelirken kendimle baş başa kalmışım. Dahası bedenimi açlığımı ve her şeyi unutmuşum. Kendime gelişimde 3 metreye 3 metrekarelik odamdaydım. Nasıl da sıçramıştım bu duyguya nasıl da dönüvermiştim.
Saat 14.00 .Ben düşünürken baya bir zaman geçmiş. Zaman geçtikçe projeme dönmem gerektiği aklıma geldi. Projeme döndüğümde, vaktin geçmekte olduğunu fark ettim. Cehennemden kaçmama az kalmıştı… Geçen ay sınırı geçmek için verdiğim rüşvetler işe yaramamıştı. Rüşvetlerin boşa gitmesi bir tarafa, üstüne üstlük bir de kaybettiklerim yetmezmiş gibi dışarıya çıkmak için bütün çabalarım yararsız kalmıştı. Peki, ne oldu? Son projemi doğurmak üzereyim.
Buralar ya da oralar ,ne fark eder? başka yerler benim cehennemim değil miydi? Oralarda yabancılaşmada daha da artacaktı. Belki daha yalnız daha iyi yaşayacaktım. Ama sonuçta ben yine ,atılmışlığımla hep yüzleşecektim.
14.30
Atölye, Resimler siyah beyaz ucuz sarı kâğıtlara tek renk basılmış kâğıtlar, duvarlarda resimler. Sloganlar, asla inanmadığım insanlık uydurmalarımı bunlar? Ne kadar oldu? Bunları asalı. Bu sanal matruşka evrenini kuralı ne karda oldu? Bu renksiz gri baskılar, Renkli baskılar, Ne kadar boş. Etrafımı kuşatan kalabalık ve yalnızlık.
İşte projemin görünüşü; aylardır, üstünde çalıştığım bir proje. Beni en yükseğe fırlatacak Yerden 2 metre yüksekte esnek yaylara bağlı bir uçuş koltuğu, son paramla aldığım, askerlerden çalındığını düşündüğüm lastikli halatlarla, tavana bağlı yaylar, kırmızı mekâna hoşcakal demeye hazırım. bu projenin en önemli materyali ise kendim.. Öyle ya benim kadar bir adamı taşıyacak.bütün hesaplamalarım,sıçramamı yapmak için,hazırlığımın tamam olduğunu söylüyor.bu performansım hem görevimi tamamlamak için bir atlayış,hem de cehennem sakinlerine bir öykü!
Son bir umutla ,Proje
Uzun soluklu bir proje.Sıçrama koltuğum da çıkabileceğimden Yüksek.. Sıçrama koltuğuna çıkarken yüksekliği azaltmak için iki sandalye üzerine iki tane çamdan yapılmış ağaç koydum..
İpi çektiğimde yayın bütün gücü beni yukarıya, yukarıya taa yukarıya itecek güce sahip olacak ve bir mermi gibi bu dünyadan bu cehennemden bilinmeyen bir evrene doğru çıkıp gidecektim. Vakit gelimişti. Kendime şöyle dedim.İlya!seninde vaktin geldi!Bu öyle bir vakit ki bu yalnızca sana ait!Göğe çıkmadaki şekilsiz düşünce göğe çıkmalı sıçramalı ama cehennemden sıçramak anlamında. Salıncak! beni sıçratacak,..
Kaçmak ve bir daha hiç gelmemek istedi.
Toprağın her yüzeyi uykudaki yapraklarla örtülmüştü
Vakit daralmıştı. Ama bu önemsizdi.
Kendi yansıması
Ah kendi aksine
Hiç durmadan gözlerinin içlerine baktı.
Uçurumlarına dalarak,
Kartallar gibi rüzgârın kucağına düşerek
dalarak
Kendi derinliklerini tepeden gözlüyordu
Düşünerek
M.C.A
14.50
Cehennemimde geçirdiğim son dakikar. Uçuş saatime atlayacağım
Mutluluğun engellerinden biri de ölüm korkusudur öleceğini bilmek düşüncesi, umut kırıcı bir düşüncedir. Ölüm olayı bir anda meydana gelecektir (s. 106, Hançerlioğlu)
saat 14.59
her şeyi, ayarlamıştım. İpi çekmemle beraber lastik yaylar bütün enerjisini koltuga boşaltacak. Ellerim titriyor.bedenim yaşayacağı deneyime hazırmı?(son kez tekrar kızdım. Bu sürü düşüncesi neydi? Bize hangi duyguları ajite edip sonra içimizi oymuşlardı?)
Performans ;Önce tamamen soyundum. Annemden doğduğum gibi. Bu dünyaya nasıl geldiysem öyle gitmeliyim. Önce ayağımı bastım, Bu trajik, evrenden yeni bir evrene sıçramak için atlama aparatının üzerine çıktım .Aparata bütün ağırlığımı vermemeye çalışarak ipi çektim. Büyük bir ses çıktı. Şimdi!uçuyordum. Dahası projemdeki gerçekleşme anlarım eskizlerim, hatta güneşli bir gündeki kaçışım ,evet cehennemden kaçışım başlamıştı. Bu bir iki sn. hemen hücremden hürriyete kaçış saatimdi.
Sanki havada uçan bir mızrak sesinin ağaca saplandığında çıkan sesi gibi bir sesti. Tam ve sert bir yükselişle tavana çarptım.
Çatıcık ,benim bütün gökyüzümü kaplayan çatıcık, Büyük bir Çatırtıyla kırıldı 9 m2 odamın çatısı kırılmıştı ve dışarıdaydım. Mermi gibi yukarı uçmaya başladım. Uçuyordum. bütün prangalarımla ve kopmuşluğumla döne döne! kulaklarımda ve bilincimde bir Kızılderili şamanın anlaşılmayan bağırtıları kaval sesiyle aka, aka ,çıka çıka göğsümü ferahlata ferahlata çıkıyordum.Bir mermiydim. Altımdaki zemin çoktan bir yelkovan olmuştu. Bütün şekiller tek bir dairesel hareketle bütün konturlarını yitirip bulanıklaşıyordu. Rüzgâr enseme çarpıyor. Oradan da beni üşüterek göğsümün tamir edilmiş bölümünden geçip, bütün varlığını hissettiriyordu.
Uçtum,Sıçradım! Bir iki dakikada gökyüzüne çıktım. Gökyüzünde havasız kalacak kadar yükseldiğimde nefesim tıkanmak üzereydi. Artık cehennemden ne kadar uzaktım. Ne kadar mutluydum!Bütün uzaklık bana ne kadar cehennemden ateşlerden kaçtığımı hatırlattı. Nefesim kesilmek üzereyken son kez yükseldiğim ve çoğu yeri bulanıkken gördüğüm yerde artık asılı kalmıştım.
Sirus yıldızı gibi artık teslimeyete ve acılı insanlara kayıp tünellerinde bir ışık ya da onlardan olmadığımı gösteren bir parlama ile havada çakıldım. Hiçbir şey üzemezdi beni her yaşanmamışlığın aslında ne kadar kişisel bir benlik yaşam olduğunu düşündüm. Gözlerim kapanıyordu. Başım da dönüyordu, tatlı ve güzel bir uykuya dalıyordum. Bu seçimim cehennemime karşı gerçekleştirdiğim bir görevimdi. İsyandı. trajik olan ama gerçek olanla buluşması bitmiş kendi hürriyetine yaklaşmıştı ve sonra hep ışıksızlık, hep rahat tatlı bir uykuya daldım.
Yalnızca karanlık…
Yalnızca aydınlık…
Onun içindeyim
Ben oyum.
14.58
Teryaevo; geldiğimde resim atölyemin her yanının toz toprak içinde kaldığını gördüm. Sanki deprem olmuş atölyenin içindeki, yekpare odanın tavanı çatlamıştı. Yukarıya doğru Çatıyı hızla delip geçen giden bir şey uçmuştu ya da düşmüştü. Öyle ya ancak böyle bir şey bu odanın çatısını kırabilirdi. Odanın dışına baktığımda. Çırılçıplak yerde yatan Ilya Kabakov i.gördüm.
Uzun süredir yalnız yaşadığını biliyordum. Resimlerini satarak geçiniyordu. Özellikle rejimin baskıcılığına kızıyor, istediği gibi sanatı yapamamaktan ve eserlerinin anlaşılmadığından bahsediyordu. Ona göre “bu toplum yalnızca alışkanlıklara sanat “diyordu. Karısı dahi bu özgün adamı anlamamıştı. Tek problemi bunlar da değildi. Hayattaki adaletsizliklerden bahsediyordu. Adaletsizliklere kızmasının beraberinde artık sıkılmıştı. Bu dünyanın asıl cehennem olduğunu hiç dünyaya gelmemiş olmaktan bahsediyordu. İrade onun en büyük sorgulamasıydı. İradesizce dünyaya gelmekten bu bedene sıkışıp kalmaktan dem duruyor. Bunun ancak sanat aktarımı ile özgürleşen bir ruhla olacağını söylüyordu. Bununla ilgili soyut somut resimler yaptı. Bazı denemeler. Belki bu garip alet de onun bir çalışması olabilirmiydi?
Alevoc ın Kafatası dağılmıştı. Ameliyatta boydan boya kesip açtıgım 25 cmlık göğüs kemiği gövdesinden dışarı çıkmıştı. Gözlüğü kırılmış. Yüzü de kesikler içinde kalmıştı. Gözlüğünü basit bir lastikle başına bağlamıştı. İnsan ölmek isterken neden gözlük takar kı? Ama hemen hasta kalbine elimi koydum, nabzını kontrol ettim. Ölmüştü.. Bunu hangi amaçla yaptığını anlamıştım. ağlamağa başladım. Cesaretini kıskandım. Yüzünde çok güzel bir gülümseme vardı. Sanki bir melek tasvirindeki betimleme yüzüne takılmıştı. Öldüğünü anladıktan sonra. Atölyesinde dolaştım.sıçramıştı.artık o evrene eklenmişti.bütün eklenmişliği ile bu gri evrende cesareti ile ayıklanmış tek sirius oydu.ağladım.
. Dışarı çıkıp polisi çağırmak üzere apartman kapısına yöneldiğimde saat 15.00’ti.
Deneysel bir çalışma:
Sıçrama Nereye?
Saat 12;00
“Bir elmayı yedik diye sonsuz bir ömür süreceğimiz bir haz ülkesinden kovulmuşuz. Binbir yoksulluk içinde, hepsi acı çekecek ve başkalarına da çektirecek çocuklar meydana getirmişiz. Önümüzde bütün hastalıklara tutulmak, bütün dertlere uğramak acılar içinde ölmek, sonra da bir ferahlık olarak yüzyılların sonsuzluğu içinde yanmak var. Leibniz’in iyilik, yetkinlik dediği bu mu?”( Voltaire 1778) “Felsefe sözlüğü her şey iyidir“(Bien-Tast est)
Ben Ilya Kabakov! Burası evren, Bu büyük şey, sınırlılığı ile sınırsızlığı ile ,bu karanlık madde .bu evrenin malıyım ben ,en ilginci benden başka hiçbir evren çocuğu, bu kadar anlamamış evreni,ve en çok anlayanlar en çok batanlar budur bildiğim öykü ,biraz yaklaşın bana ,evrende mavi bir gezegendeyim,buraya dünya demiş birileri bir güneşimiz var bizi ısıtıyor,her sabah onu görmeye ne kadar alışığız bu dünyada. Yakınlaş biraz ey okuyucu!, daha yakınlaş mesafe ile değil ruhunla Bütün algıların aç!., bir soğuk memleket burası .Oradan fersah fersah aşağıya, gökten bu mavi küreye bakan sensin.iniverdin değil mi? inmek ne kolay çıkanı seyreden.burası, Rusya diye bir buz ülkesi,orada da bir küçük yerleşim, Alabushevo !hey hat burası benim olmakta seçmediğim bir yer. Konumumun sahibi ben değilim. Belirleyicisi, ben değilim. Ben buralıda değilim. Ama burada doğdum, yaşıyorum ve öleceğim. Ne kadar küçük bir nokta içinde kendi büyük benimi duyumsayarak hiçliğimi kazanıncaya kadar..
Kırmızı rengiyle, kanatlarını sarsan rüzgâra,
Zurnanın sesiyle
Rengi çoktan karardı.
Buz kadar ağırdı.
Düşüyordu.
Bu gitmenin arkasından çıplak sesler,
Artık duymuyordu.
Ah işitmezliği
Ah duyarsızlığı,
Kaçmak ve bir daha hiç gelmemek istedi.
Ulaşılmaz bir çığlık gibi
Sesini rüzgârın,
Duymazlıktan geldi.
Ve aksine!
Hiç durmadan gözlerinin içlerine baktı.
Uçurumlarına dalarak,
Kartallar gibi rüzgârın kucağına düşerek
Dolarak,
Kendi derinliklerini tepeden gözlüyordu
Düşerek,
Düştüğü yere çarptığında
Bir daha burada hiç uyanmamak istedi.
Sabah uyandığında tekrar uyanıp uyanmamak arasında epeyce kafa yordum. Uyanmak, bu yalnız ve acı gerçekliğin arasında hiç istemediğim bir durum. Gün ışığı dolan atölyem, ne kadar açılsa ne kadar kapansa hep etrafı görmemek için, tekrar uyumak için kendime yalvarıyordum. Battaniyenin ince kıvrımlarında sıcak bir bedenle kendi yalnızlığımı paylaşıyorum. Battaniyeyi bir beden gibi bacaklarımın arasına arta kalan yerlerini de göğsümün üzerine bastırarak tekrar uyudum.
Tekrar Uyandığımda saat 12 olmuş. Şimdi uykudan uyanmak için uğreşırken, henüz etrafı algılamakta zorlanırken, alelacele yere mi yoksa ayakkabılarımın yanına mı koyduğum astigmat gözlüğümü aramaya başladım. Çok küçük bir oda olmasına rağmen hala bulamamıştım. Öğle uykusu böyle sersem yapardı insanı.
Ama o iki uyanıklık arasındaki “ölü vakit” aralığına ve yaşanmamışlığa çoktan teslim olmuşum.
Aradaki hissiz saatler, her zaman bende var olan ama düşünceme karşı uygulayabildiğim tek savaş alanı.
“Peki, bilgelik sıçramada mıdır öyleyse? Bu dünya gerçekliğinden kopuk gitmek midir” (Lactantius, Tanrının gazabı üstüne, XIII. bölüm)
Gözlüğümü bulduğumda, hala yatakta olduğumu fark ettim. El yordamıyla aradığım gözlüklerimle buluştum. Onu göremiyorum ama o bana dünyanın gri atmosferini gösterecek.
Ah! Bu sırada, Eskizlerime bir bardak su döktüm. Geceleyin duvarlara asmayı düşündüğüm ama bir türlü yer bulamadığım eskizler. Kara Mürekkeplerini, kâğıdın üzerinden kusmuş tümüyle küçük bir gölet olan, suyun içerisine bırakmışlardı. Üzüldüm. Hayal kırıklığım hat safhada. Kendime kızıyorum. Oysa ne kadar değerli idi. O eskizler. Eskiz bende yalnız bir eskiz olmanın dışın da en doğrudan yaratım nesnesi ve boyalarla makyaj yapılmamış bir evren güzeli.
Hemen bu gelip gitmeler arasında yerdeki bardağı kaldırdım. Yatağımı devirmemeye uğraşarak, oturur duruma geçtim.
Şimdi, Aklımdaki sorularla ve iki haftadır üzerinde çalıştığım projenin içindeydim.
Bu galvanizli metal, iğrenç, görüntü ve aç bir Afrikalının derisinden çıkmış kemikler gibi, yatağın iskeleti. Aklıma, askerde olduğum günler geldi. Sahi oradaki yataklarda böyle demirden ve soğuk, ızdırap vericiydi. Yatan askerler, hiç dinlemeden sırt ağrılarıyla kalkıyorlardı. Dahası onların da bir şiltesi yoktu.
O zamanlar, geleceğimi hep iyi bir gelecek gibi hayal etmiştim. Umutlar, Güzel düşler içinde 10 yılda, sadece bulunduğum şehir değişmişti. Öyle ya özgün bir ressam olacaktım, şöhret ve mevki sahibi, tabloları gerçekten önemsenen ve para ödenen. Ama şu hale bak ki yaratıcılığımın en uçsuz bucaksız olduğu, bu yıllarda bile, en iyi eserlerim yalnızca karnımı doyurabiliyor.
“her şeyin kendi zamanı vardır” dediğimizde zaman adını kullanırız. Bu şu anlama gelir: Gerçekten var olan her şey, Her var olan doğru zamanda gelir ve gider ve zaman onu tayin ettiği sürece bir süre kalır. (Heidegger, M. 2001)Zaman ve varlık üzerine,. Baskı Ankara: Burak ofset
şu hale bak ki on yı…l Zaman benimle birlikte geçiyor. Ama zaman yalnızca beni eskitiyordu. Zaman var mıydı? Sadece bendeki zaman mı zaman anı?
Bir anda bu düşünceler arasında yaşam mekânıma geri döndüm, bir proje: , 3 metreye 3 metre bir oda, burası atölyemin içinde ikinci bir matruşka. Yapma, bir oda, burası da bir hücre. Bir deney kapsülü gibi. Tasarlandı ve uygulandı.. Ama projemin en son ve en başlangıç yeri de burası. Benim içimde olduğum ama kendimce yaratılmış bir proje.
Metal yatağım, gürültülü yaşlı bir adam gibi gıcırtılar çıkartıyor. Üzerinden kalktım. Bu sürede otuz dakikamı düşünerek geçirivermişim. Gece içtiğim ucuz el yapımı şarabın etkisiyle, damaklarım birbirine yapışmış. Geriye dönüp, metal yatağıma baktım. Sahi yere ne kadar yakındı, eski ayakkabılarım ise sandalyenin hemen yanındaydı. Nasıl bir yoksulluk içindeydim. Bugün de diğer günler gibi miydi? Hep bitirilememiş projem üzerinde çalışıp da başaramayacak mıydım? Yine aynı mekân, yine aynı, hücre. Burası, benim mezarım mı? Yoksa her gece yalnızlığımı yaşadığım bu mezar çoktan karardı mı?
Ayaktaki bedenimi aynada hayal ediyorum. Aslında hayâlım şu anki gerçek görüntüm.. Üzerimde, Askılı bir atlet ve polyester bir eşofman. Daha iyisini beklemeye hakkım da yok. Üzerimdeki elbiseleri ve ayakkabımı, Avrupa taklidi üretim yapan fabrika önlerinden, seyyar bir tezgâhtan almıştım. 4 Ruble tutan elbiselere Param yetmemişti. 2 Ruble ve bir suluboya resmimi vererek sahip olmaya çalışmış,ama başarılı olamamış, yinede alamayınca çocuğa yalvarmıştım.
Şimdi üzerimdeki elbise, Bu kefen, üzerimde asılı. Askı da ben. askıda olan yine, ben. Eşofmanım ,çoktan, eskimiş kimi yerlerinde geceleri uyuya kaldığımda, üzerime düşen sigara külünün yanıkları var. Bu yanıklar 10’luk bir matkap ucunun düzenli açtığı delikler gibi beyaz derimi eşofmanın altında buğulu camları elleyen ve izler bırakan çocuk parmakları gibi gösteriyordu.
Çoraplarım betondan yapılmış heykeller gibi tek bir şekle sahip. Bütün elastikiyetini terk etmiş. Onları yıkamayı çoktan bıraktım. Sabunu yalnızca zorunlu ihtiyaçlarıma kullanıyorum. Bütün kirine rağmen benden ayrılmayan çoraplarım, ayaklarımda. Onlar yine de üşütüyorlar beni, yoksa onlarda, karım gibi beni terk mi etti?
Geceleri çok soğuk oluyor, üşüyor ayaklarım. Dahası ayaklarımın üşümesi. Isıtamadığım atölyem, partinin verdiği 4 torba kömür, hepsi, çoktan bitti. Kömür de yandı gitti. gerçi çaba saffettim ama, sadece iki avuç kömür yaktığım günler oldu. Yinede arkası gelmeyince Alabushevo soğuklarına pek çabuk yenildim. -20 derecede 4 torba kömür neye yeter ki? Soğuklarda bir tarafa, kalp hastası bir kişinin ayaklarını ısıtmak ne zor. Kalp Hastalarının ayakları, hiç ısınmaz derler. Yaşayınca anlıyor insan. öyle ya acıyan her yerimde, gerçeklik işte orada
Bundan iki yıl önce sol kolumun ağrısıyla gitmiştim Doktor, Teryaevo ya . Beni ilk tahlil ettiğinde küçük tansiyonum “0” çıkmıştı. Bana ,—sen kalp hastasısın! Dediğinde, geleceğe hayata dair bütün ümitlerim kırılmıştı.
Ama ameliyatımdan sonra bile hep düşündüğüm iyileşebilir miyim den daha çok, Ayaklarım ısınır mı? Olmuştu. Üşümem azalacak mıydı? Ayaklarım ısınması iyileşmeme bir delil mi olacaktı? Ayaklarım üşüdüğünde kendimi bu dünyadan değilmişim gibi düşünüyorum, bir ölünün ayakları buz kesmişler. Bu kadar!
Ameliyatımdan sonra üşümelerim azalacağına bilakis arttı. Çoraplarıma baktığımda ayaklarımın üşümesi kalbimin sızısına geçerdi..
Geçirdiğim zorlu ameliyattan sonra, Kalbim de bir pil var şimdi. Doktorum Teryaevo basit bir operasyon demişti. Ama ne zor bir ameliyat olmuş. yüreğime, kabloları geçirirken Kalbim ameliyat sırasında durmuş,. Yüreğim paydos!demiş ama ne paydos!.Ancak o gün hiç bilinmeyen bir sebepten, yalnızca kapatmış kendini,Nadir görülen bir durummuş,bir anda çalışmaktan vazgeçmiş oysa 34 yıldır, sekmeden çalışıyor bedenimde. Kalbime şok vermişler ama çalışmamış yine de, dahası yaşlı hemşire Tropareva yumruklayarak çalıştırmış. Bu hemşire tüylü kıllı bir adam. Bir Rusa benzeyen tek özelliği sadece adı olsa gerek. Bence, Pakistanlı gibi esmer, burnu bir karganın gagası gibi hem aşağıya düşük hem de kibirli. Eşinden on yıl önce ayrılmış. Şimdi hastanede zemin katında bir oda ve üç öğün yemek. Morgun hemen yanında. Doktorlardan kaçamak birde içtiği sarma tütünler…
Ameliyat mı? Sonrası da beni hemen ameliyata almışlar. Göğsümü 2 cm lik bir neşterle 25 cm kesmişler. Kalbime ilaç enjekte edip durdurmuşlar. Tropareva şöyle diyor. Yüzünü kapat diyor her insanın ciğeri kalbi aynı. Sahi kalpte ruh var mı? Diye bana soruyor. Kalbimi gövdemden ayırıp aort damarımı dikmişler. Bu arada 5 ünite, asi kanı vücuduma almışım.Sonradan o kan ücretleri için borç almam gerekti .Ama ne borç, 50 rublelik tablolarımı 2 rubleye zorla satabildim.Doktor canından değerlimi dediğinde ,evet canım resimlerimden değerli diyemedim…
Uyandığım da kendimi doğranmış olarak bulmuştum. Nasıl bir sarsıntı ki yalnızca tavandaki kar beyazı flüoresanlarla karşılaştım. Bu zamanlarda üşümemin sebebi aort damarımdan dolayı olduğum kalp ameliyatı. Dahası kalbim her normal insanınki gibi değil dakikada 50 defa atıyor. Dolayısıyla da kan vücuda gerektiği şekilde dağılmıyor.
Ayaklarım, parmak uçlarım, kulaklarım, bunları hep algılarım, neden mi? çünkü bana hep mesaj gönderirler. Isıt bizi! Bu metal yatakta göğüs ağrılarımı daha da arttırdı. Metal yatağın yayları ucuz olsun metal şeritlerden yapılmış, bu işkence aletleri, geceleyin bedenime işkence ediyor, her sabah uyandığımda, ayrı bir ağrı, göğüs ağrısı, kalp ağrısı, Zaten bu yatak ameliyat masasından çok farklı da değil. Ancak genişliği 50 cm var yok ayaklarımı düz uzattığımda dışarıda kalmaması imkânsız. Ayaklarımın ucundaki battaniye karşıdan Başı bağlı bir köylü kızı gibi duruyor. Battaniyeye sığmak zor. Daha çok ben onu örtüyorum. Boyum 183 cm. Ama battaniyenin boyu 150 cm. Ayaklarımı kapatıyorum. Ama yine de gece uykumda başım üşüyünce tekrar çekiyorum. Bazen içimden ayakkabımla yatmak geliyor. Ama gündüz yürürken, tabanı ıslanıyor sokaklarda.
Zaten mevsimlik bir ayakkabı pek çabuk altı su alıyor. Ayakkabıları aldığım eskici Çocuk, bu ayakkabıları zengin bir partiliden almış. Dahası uzun süre giyilmiş bir ayakkabı. Sıkılınca bir rubleye satmış. Tabi bu çocuğun sözü. Alırken çok ihtiyacım vardı bu ayakkabıya, ayaklarımı, Isıtır diye düşündüm. Ama hevesim pek çabuk kayboldu.
Bu düşünceler arasında, bir anda ayakkabıyı aldığım sokak geldi aklıma. Bir de bu eski manda derisin den, en ucuz yerinden ayakkabılar. İlk aldığımda yürüdüğüm sokakları anımsıyorum. Yeni ayakkabılarımla, hafif buzlu Alabushevo sokaklarından yürüyerek, aynı zamanda ev olarak kullandığım bu atölyeye ulaşmaya çalışıyordum. Yolda yürürken aklımdaki projenin açık hava projesi olarak olup olmayacağını düşünüyorum. Hani sıçrama sadece gökyüzüne mi olmalıydı belki de yeryüzüne doğru bir atlayış da olabilirdi. Sonuçta; yükselmek ya da düşmek. Sahi,Hangisinde düştüğümüz, hangisinde yükseldiğimiz kimin bilgisin de
“Hermes’in büyük sırrını öğrenebilmek için geçirilecek sınavlar pek güçlüdür. Aklı ve iradesi güçsüz olan istekliler, ya yolun dönülebilecek parçasından ters yüz edip geriye dönerler, ya korkudan çıldırırlar, ya da bin bir ürkütücü görünüş içinde yürekleri duru, bir uçuruma yuvarlanır, ölüp giderler sınavı başarıyla geçiren pek az kişi vardır”Hançerlioğlu,O.1965,mutluluk düşüncesi,İstanbul,ekin basımevi.
Atölyeme, Dönüş yolumda, yürürken, yoksul ya da biraz, devletten geçimli insanlar görüyorum. Bunlar ya kahverengi ya da siyah giymişler. Canlı olduklarına dair tek gösterge, hareketlilikleri. Kara kadınlar ve kahverengi erkekler, tek aydınlık noktaları, yüzleri. gözleri ise pili bitmekte olan bir el feneri gibi biraz kararıyor biraz aydınlanıyor. Hepsinin içinde en derinden ızdırapların olduğunu anlamak zor değil.
Bu sırada uzaktan, ovadaki kuzuları, tok karnıyla izleyen bir kartal gibiyim. Bütün mekan sessiz bir film gibi..Buranın algılayanı da benim ,Anlayanı da . Yalnızca, var olduklarını düşünüp düşünmeme arasında, yıkık bir ezgiyle, keman sesi aklıma geldi. “Lafille De Pekin” bütün cehennemi anlatan, isyanlarımızı seslendiren bir öykünmeydi.
Voltaire “Candide” “insanoğlu, önüne açılmış olan birçok yollardan dilediğini seçmekte özgürdür.”
O halde ben de sıçramayı seçiyorum. Bu en büyük direnişim.
Artık, Bir derin düşünme parçası gibiydi. Ama ne kadar ağlamaklı ve hüzünlü ezgisiyle insanların ağzından çıkacak her şeyi söylüyordu. Yürürken çoğu yeri bozulmuş kaldırımlara takılmamak için ayağımı sürüyorum, yere bakamıyorum. Yolun bir sonu yok.
Dünya, maddelerden kurulmuştur. Bu maddelerin varlığını da duyumlarınız tanıtlamaktadır. Cisimlerden kimileri bileşiktir, kimileri de bileşikleri meydana getiren elemanlardır. Elemanlar, görünmez ve değişmez nitelikte bulunan atomlardır. Çünkü hiçbir şey yokluğa dönmediği gibi bileşikler dağılınca onları meydana getiren varlıkların da varlıkta kalmaları gerekir… (Hançerlioğlu, s. 96)
Her son bir terkediş. Bir yunan heykelinin idealize edilmiş ama asla insana ait olmayan bir tapınak görüntüsü gibi karşılayan ve üzerinde siyah ve gri boyaları olan, dış nişleri özensiz yapılmış, eski ferforje kapısı demirci ustaların yoğun emeğiyle şekillenmiş, apartmanla karşılaşıyorum. Kara pencereleri, sanki gözleri. Yüz yüze bakışıyoruz. Bu öyle bir apartman ki dışında insana ait tek gösterge insanlar tarafından yapılmış olan emek ürünleri.
Üzerindeki siyah ve gri renkli boya, uzaktan bir kral mezarı gibi görünüyor. Ona doğru yürüdükçe sağdaki kırık ve bazı yerleri onarım görmüş, eski püskü dükkânları görmeden geçemiyorum. Yine önünde elinde sarma tütünle ayakkabı dükkânını bekleyen bir esnaf, pırıltısız ve şatafatsız. Hemen yanında ikinci el kitap satan bir sahaf. Vitrini dahi yok, içinde birkaç insan. Ellerinde, eski kitaplardan kurtulmak istedikleri kitap dolu çantalar. Hemen yanında, çoktan tezgâhını kapatmış, kepenksiz bir dükkan. Vitrindekiler ise kırık dökük eşyalardan oluşmuş. Vitrinin eski ahşap çerçevesi artık orada olmaktan dahi sıkılmış. Binaya oldukça çok yaklaştım. Tam adımımı yola atıp, karşı tarafa geçmek üzereydim ki, bir askeri araç hızlıca yanımdan geçiyor. Bu son derece eski bir araç. Bir benzin düşmanı. Kendi ağırlığı kadar enerji tüketen bir canavar. Kasasında Kalaşnikoflarıyla, askerliklerinden bezdiğini düşündüğüm iki asker. Hemen üstlerinde, bir çadır. Kimi yeri artık eskimekten tamamen parçalanmış. Askerlerin yaşları, yanaklarındaki pembeliklerinde gizli. Ancak kaşları aşağıya düşmüş. Gençlikleri ile tam bir zıtlık oluşturuyor. Bıkmışlık ve sarsılmışlık. Görevlerini yapma bilinci, ama tamamen sürünün içinde olma durumu. Arabayı izlerken görüntü, uzaklaşıp gidiyor. Onların Gözlerini göremiyorum Artık. Şimdi onlar da bende, yalnız bir imgeden başka bir anlam taşımıyor.
Apartmana girmeyi planlarken, ayağım kapının önünde karaya çakılmış bir gemi gibi duran ilk basamağa takılıyor. Sendeliyorum. Bunun etkisiyle eski kapıya sol elimi atıp düşmekten kendimi kurtarıyorum. Fakat öylesine garip bir durum ki, elim soğuk kapı demirine değdiğinde, bütün tozunu elim alıyor. Varlığım hemencecik bir simge gibi bu el işçiliği metal yüzeye düşüyor. Bir an için bütün siyah yüzeyin içinde tek canlı varlık elim. Müthiş bir zıtlık oluşturuyor.
Demir kapının mutluluğunu kıskanıyorum. Durumundan tamamen habersiz, burada inorganik bir şekilde dimdik ayakta. Yarın da burada ve eritme haline gelinceye kadar, bir hurdacının potasına karışıncaya kadar, büyük bir mutlulukla burada. Ama enteresan ki bu mutluluğun farkında değil. İçeri girerken parmak izlerimi, mutlu kapının üzerinde bırakıp, sağ ayağımı apartmandan içeri sokuyorum. Artık o bütün hafızama girip beni etkiliyor.
İçeriye girdiğimde, bir garip manzara. Ahşap ve Beyaz renk posta kutuları. bazıları açılmış.;çine baktığımda koyu gölge içinde 1 mm’lik toz tabakasını görüyorum. Toz tabakası bütün kutuların içine, yeni evi gibi benimseyerek girmişti. Diğer kutularda posta kutuları belli gibi yaşlanmıştı. Hangi mektuplar kimlerle buluşmuştu? Mektuplar bu posta kutularında alınmayı beklemişlerdi. Posta kutularında apartmanda oturan eski sahipler. Sahi kimler yaşamıştı. Hangi yoksunluklar içinde burada yaşamışlardı.
Ne kadar terk edilmiş bir binaydı. Kaybolmayan sesler, bütün ağırlığı ile bu evde kalmıştı. Anılara dair duvarlarda çizikler, her anın bir imzası gibi.
Posta kutularından uzaklaşırken, tamamen eski gibi görünen, mozaik merdivenlerle karşılaşıyorum. Basamakların ortaları o kadar eskimiş ki, onlar ayak izlerinin oyduğu basamaklar, üzerinden geçen çok fazla ayak izinin ağrılarını taşıyan merdivenler.
Merdivenlerden çıkarken apartmanın üst boşluğundaki kırılmış ışıklandırma boşluğunu gördüm.
Boşluk üzeri tamamen camla kapatılmış. Uzun ve yorucu yüklerine dayanamamış. Sonunda kırılmış, çoğu, Aşağıda. Parçaları gövdesinden ayrılmış, yeni cam kırıkları, güvercinlerin taşıdığı sarı, kuru dallar. Bol miktarda güvercin pisliği. Beyaz, kahverengi ve şeffaf bir karışımla her maddenin inorganik varlığını ve sonunu hatırlatıyor. Camların üzerine konan pislikler tamamen mürekkep lekeleri gibi, düştüğü an negatif bir fotoğraf, bu fotoğraf beyaz siyah zıtlığında.
Güvercinler, artık burayı bir yol etmişler. Girip, çıkıp, yuvalarına eski insan evlerine taşınıp duruyorlar. Ne güzel ki kanatlara sahipler. Her yukarı çıkışta ve inişte, kanatlar aşağıya yukarıya açılıp duruyor. Onlar, cehennemlerinden kaçmaya hazırlar. Her an gidebilirler, ne güzel..
Kuşların girip çıktığı, tavandan kendimin çıktığını hayal ettim, bir an için soğuk günde kanat çırptığımı düşündüm, ne yazık ki, kanatlarımı bir türlü beni taşıyabilecek büyüklüğe çıkartamadım. Hep yükseliyor, çıkarken düşüyorum. Ayaklarımda betondan kaldırım taşları mı bağlı?
. Başımı tekrar yukarıya kaldırdığımda, Rönesans resimlerinde ki meleklerin, ak kanatları, aklıma geliyor. Güvercinlerin kanatlarının arkasından biraz soluklaşmış güneş ışığı tamamen grileşmiş ve anlamını tamamıyla yitirmiş. Gökyüzü bütün sınırlarını kaybedip güvercinlerin sınırlarını çiziyor. Kanatların açılıp kapanması büyük bir enerjiyle gerçekleşiyor. Bazen bu enerji önceden yolda bırakılmış kanat tüylerini yerinden kaldırıp havada dönüşler yaparak aşağıya yavaş, yavaş düşürüyor. Bazen güvercinlerden kimileri, hiç kanat çırpmıyor. Tümüyle kanatlarına dolan rüzgârın gücüyle yavaşça süzülerek hedef noktalarına konuyorlar. Bazıları, alel acele düşecekmiş gibi, bir anda merdiven korkuluklarının üzerine konuveriyorlar.
Wall Whitman:
“Hayvanlara uzun uzun bakıyorum da Ben de hayvanlaşıp onlar gibi yaşayabilirim diyorum, hepsi kendi aleminde, öylesine huzur içinde. Hallerinden sızlanmazlar, kan ter dökmemekteler. Karanlıkta gözleri açık uzanmıyorlar ve ağlamıyorlar günahlarına tanrıya olan borçlarına konuşup midemi bulandırmıyorlar. Hepsi hoşnut, hiçbirinin mal tutkusuyla gözü dönmemiş, hiçbiri ne öbürünün, ne de binlerce yıl yaşamış kendi türünden birinin önünde diz çökmüyor. Hiçbiri ne dünyanın en mutsuzu, ne de en saygıdeğerdir.”
En muhteşemi ise onların istedikleri an bulundukları yerleri terk etme özgürlükleri. Uçarken yolculuklarına son vermek isterlerse anında kanatlarını kapatmalarının, yeni tamamen istemsiz bir hareketle kendilerinin varlığına son verebilecekleri gerçeği. Oysa bizim gibi yaratıkların elinde bu ancak bir hamleyle yapılabilir.
Öyle ya, ölmek istesem yine bir iş yapmam gerekmeyecek mi? Bana verilen bu derin anlama ve bilme gücü bütün olanaklarımı elimden almış atılmışlığım ve karmaşıklığım ey insanoğlu! en büyük çelişkim. Öyle ya bir ben insanoğlunun bir bireyi olarak insanoğlunun bütün trajedisini ve acılarını bilincimde içgüdümde yaşıyorum. Oysa diğer canlılar böyle mi? Bütün sadelikleriyle yalnızca hayatı yaşıyorlar. Bilmemek canlıların en büyük mutluluğu, bilginin cehennemine hoş geldiniz.
Gitmeye hazır mıyım? O kuşların eylemsizliklerinin en büyük eylemliliğinde, yok olmaya, en doğrusu kendi inorganik mutlu dünyama dönmeye hazır mıyım? Tamamen infomal bir dünyada informal bir zeminin içinde varlığımı kaybetmek istiyorum.
Daha da yukarıya doğru çıktım. Bu görüntüyü yavaş yavaş yakınlaştırarak tamamen içselleştirmeliydim. Öyle ya her uçuşlarında cam levha sınırı içinden geçen özgürlüklerini bir kazanıp bir terk ediyorlardı. Merdivenlerden çıkarken sonsuz gibi görünen koridorlara bakmamak için kendimi zorlasam da ,gözüm ilk koridorda apartman dairesinin kapılarına takıldı. Tamamen kapalı olması umuduyla koridora yöneldim. Apartman boşluğunun tavanından gelen ışığın dışında hiçbir yerden ışık gelmiyordu. Apartmanın yanındaki ve arkasındaki apartmanlar koyu gölge oluşturduklarından, çekimser kalarak apartmanın güney yönündeki odaya doğru yöneldim. Duvardaki sıvalar, tümüyle eskimiş, çoğu yeri tozlu ya da isli, bazı yerleri dökülmüş alttan beton ve sıva görünüyor. Bu dahi eski duvar neft yeşili bir renge boyanmış. Ama bu da tamamen sayılmasa da tozlu ve kirli bir renk şimdi. Yürürken arkadaki kapılara bakmadan yürüyorum. Sanki kapılardan birisi çıkacakmış gibi tedbirliyim.
Apartman dairesinin İçerisine yöneliyorum. Kapı on cm kadar açık. Kapıyı sağ elimle sanki içeride birisi varmış gibi tedirginlikle açıyorum. İnsanlar, Ne kadar mutlu iken burayı neden terk etmişlerdi? Biraz umut çıksınlar diyorum, biraz da umutsuzluk çıkmasınlar diyorum. Öyle ya yaşayanlar burada ne kadar dayanabilirdi ki? Karşı odanın kapısından dışarıdaki ışıklıkları olmasa da loş bir ışıklık var. Saygım sonsuz. Burası başka bir yer. İnsanoğlunun sesi burada. Kapıdan geçerken atölyemdeki projeme geri dönüyorum. Projemdeki sıçrama anı bu kapıdan geçişle eşdeğer. Farkı ise farklı bir sona sahip olması. Bu bir son mu?
Projemdeki sonun aslında kendi atılmışlığımın geriye dönüşü olduğunu biliyorum. Tamamen duyarsızlaşıyorum. Kapıdan geçerken yeni bir dünyaya geçiyorum. Yeni bir evren ama sıkıcı ve beni çok çabuk dışarı atacak bir bekleme anı. Ana rahminde beklemek gibi, mekân beni dışarı atacak.
Bu odadan çıkmak zorunda değilim. Daha öncekinden bir kopya sanki Aynı yolla rahimden çıkarılmış gibiyim. Atılacağım ama bu, arzum dışında. Arzumla gerçekleştireceğim bir proje benimkisi. Öyle ya bir spermin 23 kromozomundan bir de annemin 23 kromozomundan tamamen istemim dışında annemin bedenine hapsoldum ve atıldım. İçeriye girdiğimde odada atölyemdeki sandalyelere çok benzeyen kırık bir sandalye birkaç perde görüyorum. Bunlar beni sağlayan insan tasarımları. Oda kül rengi ve tamamen çıplak, çırılçıplak. Salon ve bir odası var. Bir mutfak, bir banyo, yani en fazla 80 m2. Küçük odaya kendimden bir şeyler bulmak üzereymiş gibi yürüyorum. Duvarda pastelden yapılmış resimler. Muhtemelen bir çocuk tarafından yapılmış resimlerde bacalı dumanı tüten bir ev, öyle ki yanında bir çocuk elinde top var. Yanında bir adam hepsinden büyük çizilmiş, bir de bayan var. Ne sade yapılmış bir resim, ancak top ve çatı boyanmış. Çocuğun yüzünde gülücükler var. Gülüyor. Bu çocuk sanırım resmi yapan çocuk. Mutlu ve annesi babasıyla yaşayan bir çocuk.
Ama bu yalnızca bir tahmin. Annesi bu resimleri çizmesine nasıl izin vermiş? Diğer salonda duvarda hiçbir çizim yok. Düşünüyorum, Demek çocuğun odası da burasıydı. Annesi ve babası da salonda kalıyordu sanırım.
Merakla, Banyoya giriyorum, en fazla iki metreye üç metre yani 6 m2 bir banyo. Eski ve ucuz seramiklerden yapılmış. Seramiklerin çoğu çatlamış. Tavan da nemden dökülmüş ve boya da kalmamış. Hayal ediyorum, Annesi burada ki çocuğu ,kaç kez banyoda yıkamıştı? Çocuğun tatlı gülümsemeleri kulaklarım da.
Erasmus,
Hele bir bakın; kirli ve iğrenç bir doğum, zahmetli bir eğitim her yönden gelen tehlikelerde dolu bir çocukluk yorucu incelemelere, öğrenmelere boyun eğer bir gençlik, hastalıklar ve sakatlıklarla çevrili bir ihtiyarlık, acı bir zorunluluk olan ölüm… (Hançerlioğlu, s. 118)
Her kişi ihtiyaçlarının doyurulmasını ve mutlu olmayı isteyerek doğar. Öyle ya bir çocukken doğduğumda ne kadar aç ne kadar teslim olmuş bir ihtiyaç durumda idim. Sevgi, sıcaklık, açlık, bunlar benim doğumumla beraber farkına vardıklarım.(spinoza)
Bu sorgulamalar arasında dışarıya yöneliyorum. Artık boğuyor beni bu daire. Bir an önce kendimi dışarı atıyorum. Yukarıya yöneliyorum. Dört kat merdiven çıkıp çatıya geçiyorum. Bilmenin mutsuzluğuna sahibim.
“Bilgi insanı öbür varlıklardan üstün kılar. Evrenin bütün varlıkları içinde bilgiye erişmiş olan tek varlık insandır. Her ne kadar evrendeki bütün varlıklar aynı varlığın belirtisiyseler de insan, bilgisiyle, hepsinin üstündedir.” (s. 31 Orhan Hançerlioğlu, Mutluluk Düşüncesi)
“Mutluluk bilgisizliktedir.”. (Erasmus )
Mutlu olmak için, önce mutlu bir çevrede yaşamak gerekiyor. Ama bu tam anlamıyla olmayan bir ütopya. Leibniz dünya için “dünyamız yetkindir (mükemmeldir). Mümkün olan alemlerin en yetkininde yaşıyoruz. Dünyamızda her şey en iyidir.” Ne büyük bir çelişki. Ya savaşlar ya afetler ya hastalıklar? (s. 121)
Son katta, çoğu güvercin korkup uçup gidiyor. Keskin bir koku geliyor. Ancak dairelerde güvercin yuvaları, kırık kabuklar ve yüzlerce güvercin tüyü. Artık burası güvercinlerin evi, eminim.
.Kaçar gibi Aşağıya gidiyordum, Apartmandan hızlıca kaçıyorum. Atölyeme döndüğümde hala apartmandaki boşluğu düşünüyordum.. İçeriye girdiğimde bu düşüncelerden kurtulmak için desen kâğıtlarına sınırsızca çizdim. Çizdiklerim nedense hep aynı noktaya geliyordu. Hep beni taşıyamayan halatlara ek bir destek koymayı düşünüyor farkında olmadan çiziyordum… Desenler hep aynı çözüm noktasında buluşuyordu. Sıçrama benim aşkım! bu maddesel bir performans! fakat idealist bir sonuçla kendiyle buluşup,görevimi başarmamı sağlayacak.
“Peki bu dünya tanrının kurduğu bir dünya olduğuna göre Tanrı da iyi olduğuna göre dünyaya kötülüğü ve insanı neden koydu. Tanrı, kötülüğü istemiştir ama insanlara da, ona iyilikle karşı koysunlar diye, bilgelik vermiştir” (Lactantius, Tanrının gazabı üstüne, XIII. bölüm)
Peki bilgelik sıçramada mıdır öyleyse? Bu dünya gerçekliğinden kopuk gitmek midir?
Bedenimde irkilmeyle, önceden gittiğim bu yerlerden, atölyeye geri döndüm. Atölyeye geri dönünce bir büyük tiksinti ve boşluk yaşadım. Soğuk mezarımdan hiç çıkmamışım. Nasıl bir yabancılaşma ki kendimden iğrendim.
Sanki buraya ait değildim. Ne kadar kendimden olsa, burası benim hapishanem. Cehennemim. Bu dünya!
“Çılgınca didinmemiz, boğuşmamız, önemsizliğimizi bilmediğimizdendir.” (THe Conquest of Happiness. Bertrand Russell)
Bu seçemediğim bir tercihin içinde yaşayışım. Zorunlu atılmışlığımda bu coğrafyada ve bu dünyada doğmuşum. Ama ne doğuş! Öyle bir yer ki doğduğum yerde yalnızca cehennem var. Cehenneme doğmuşum. Hastalıklar, ölümler. Mutluluk oyunu oynayanlar, mutlu olmaya çalışan ama bir türlü mutlu olamayan kişiler. Hep aynı öykü hep doğum, her doğum bir ölüm oyunun başlangıcı. Yalnızca bir süreç içinde atılmışım. Cehennemim burası. Öyküm burası.
“İnsanların tümüne yakın çoğunluğunun mutluluklarını gökte aradıkları görülmektedir.” (s 77)
Hangi varlığım ya da algılanan varlığım? Ruhumun eşimi bu beden? Ruhumun vicdanını yaşayabilirim. Bedenim, ruhumun hapishanesi.
Atılmışlığıma, bir de bilginin çokluğu, bilmenin ağır sorumluluğu çok yönlü değerlendirme duyarlılığı, dahil oluyor. Her bilgi yeni bir acının anlamını da alıyor. Öyle ya sebebini sorguladığım her olayda gördüğüm yeni olay daha da farklı bir boyuta çıkıyor. Her yeni olayı farklı informal yollardan yorumlamaya çalıştıkça daha da zorlu bir sürece giriyorum. Hangi açıdan bakarsam bakayım, yeni bir problemle kendimi karşı karşıya buluyorum. Peki, ne yapmalıyım? Şu var ki yaptığım her değerlendirmede cehennemime geri dönüyorum. Her olay kendi içerisinde bencilleşiyor. O halde, çıkmaz sokaklar içinde gibiyim. Etkilemek istediğim her olay yeni bir etkileniş ve kendi iç etkileşimden etkilenerek, benim cehennemim oluyor. Bu dünya benim cehennemim!
Cehennemimdeki küller de resimlerimin desenleri, ya ateşleri?
Acılardan sıyrılmış olarak sanal mutluluktan gerçek mutluluğa geçmenin bir yolu vardı “mutluluğun engelleri olan iki büyük korkuyla, Tanrı ve ölüm korkularıyla koca bir geleneğe karşı koymayı göze alarak, savaşmak gerekiyordu.” (S. 94, Orhan Hançerlioğlu)
Onlar da şu duvarımdaki afişler. Tabi ya mutlu bir dünya, emeğin hakim olması. Rüyalar. Hiç bir zaman inanmadığım, ama hep çarptıgım kale duvarları. Ya da onun içine mi doğmuşum. Doğduğumda o var mıydı? Ya benim doğumum? onun anlamına ne getirdi? Hiç, yalnızca bir hiç çöldeki kum zerreciğinin anlamsızlığı kadar hiçliğe ait bir silinmişlik. Ben bir birey olarak neydim? bu cehennemde bedenimde hiç bitmeyen, açlık hissi, yeme ihtiyacı, gülme arzusu ve cinsiyet. prangalarım bensiz olamaz.. Prangalar. Yaralarımı kanattığında vardım. Vardım. Buradaydım. Acımda, burada. Geçmeyen acımla ,ömrüm de burada. Bu hiçliğin içinde .ben varım .Ama ya varlığım?
Öyle ya, prangalarda, ömrüm daha uzuyor. Öyle ya acıyan yerlerimin acısı üzerimde canımda orada. Ruhum da orada. Ruhum bu bedene sıkışmış, dahası çıkamıyor. Ruhum bedenimin mahvolmuşluğun da ihtirasında ve açlığında sıkışmış. Bedende benim değil. Aynadaki ben mi yim?
Hücrem! hoş geldin demedi.Ama yinede hoş bulduk.Cehennemimde duvarlarımda proleter ya ve işçi sınıfının afişleri. Bunlar alevlerim. Cehennemin iblisleri! Dahası yakıyorlar.
Her Biri, cehennemimden görüntüler. Öyle ya cehennemim cennet gibi anlatıla dursun. Açlığım, yalnızlığım ve terk edilmişliğim, cehennemimden yalnızca en başta hatırladıklarım. Oysa güzel bir dünya gibiydi, bu cehennem. Güzel fotoğraflarla maskelenen ama gerçeğinde verniksiz zemin kaplamalı bir evde ahşap sandalyeler ucuz porselen sürahi, 2 Rublelik ayakkabım. Sabahtan beri doyurmadığım karnım. Yalnızlığım, yalıtılmışlığım. Karımın yaptıkları.
Bu düşünceler arasında gidip gelirken kendimle baş başa kalmışım. Dahası bedenimi açlığımı ve her şeyi unutmuşum. Kendime gelişimde 3 metreye 3 metrekarelik odamdaydım. Nasıl da sıçramıştım bu duyguya nasıl da dönüvermiştim.
Saat 14.00. Ben düşünürken baya bir zaman geçmiş. Zaman geçtikçe projeme dönmem gerektiği aklıma geldi. Projeme döndüğümde, vaktin geçmekte olduğunu fark ettim. Cehennemden kaçmama az kalmıştı… Geçen ay sınırı geçmek için verdiğim rüşvetler işe yaramamıştı. Rüşvetlerin boşa gitmesi bir tarafa, üstüne üstlük bir de kaybettiklerim yetmezmiş gibi dışarıya çıkmak için bütün çabalarım yararsız kalmıştı. Peki, ne oldu? Son projemi doğurmak üzereyim.
Buralar ya da oralar, ne fark eder? Başka yerler benim cehennemim değil miydi? Oralarda yabancılaşmada daha da artacaktı. Belki daha yalnız daha iyi yaşayacaktım. Ama sonuçta ben yine, atılmışlığımla hep yüzleşecektim.
14.30
Atölye, Resimler siyah beyaz ucuz sarı kâğıtlara tek renk basılmış kâğıtlar, duvarlarda resimler. Sloganlar, asla inanmadığım insanlık uydurmalarımı bunlar? Ne kadar oldu? Bunları asalı. Bu sanal matruşka evrenini kuralı ne karda oldu? Bu renksiz gri baskılar, Renkli baskılar, Ne kadar boş. Etrafımı kuşatan kalabalık ve yalnızlık.
İşte projemin görünüşü; aylardır, üstünde çalıştığım bir proje. Beni en yükseğe fırlatacak Yerden 2 metre yüksekte esnek yaylara bağlı bir uçuş koltuğu, son paramla aldığım, askerlerden çalındığını düşündüğüm lastikli halatlarla, tavana bağlı yaylar, kırmızı mekâna hoşcakal demeye hazırım. bu projenin en önemli materyali ise kendim.. Öyle ya benim kadar bir adamı taşıyacak. bütün hesaplamalarım, sıçramamı yapmak için, hazırlığımın tamam olduğunu söylüyor. bu performansım hem görevimi tamamlamak için bir atlayış, hem de cehennem sakinlerine bir öykü!
Son bir umutla, Proje
Uzun soluklu bir proje.Sıçrama koltuğum da çıkabileceğimden Yüksek.. Sıçrama koltuğuna çıkarken yüksekliği azaltmak için iki sandalye üzerine iki tane çamdan yapılmış ağaç koydum..
İpi çektiğimde yayın bütün gücü beni yukarıya, yukarıya taa yukarıya itecek güce sahip olacak ve bir mermi gibi bu dünyadan bu cehennemden bilinmeyen bir evrene doğru çıkıp gidecektim. Vakit gelimişti. Kendime şöyle dedim. İlya! Seninde vaktin geldi! Bu öyle bir vakit ki bu yalnızca sana ait! Göğe çıkmadaki şekilsiz düşünce göğe çıkmalı sıçramalı ama cehennemden sıçramak anlamında. Salıncak! beni sıçratacak,..
Kaçmak ve bir daha hiç gelmemek istedi.
Toprağın her yüzeyi uykudaki yapraklarla örtülmüştü
Vakit daralmıştı. Ama bu önemsizdi.
Kendi yansıması
Ah kendi aksine
Hiç durmadan gözlerinin içlerine baktı.
Uçurumlarına dalarak,
Kartallar gibi rüzgârın kucağına düşerek
Kendi derinliklerini tepeden gözlüyordu
14.50
Cehennemimde geçirdiğim son dakikar. Uçuş saatime atlayacağım
Mutluluğun engellerinden biri de ölüm korkusudur öleceğini bilmek düşüncesi, umut kırıcı bir düşüncedir. Ölüm olayı bir anda meydana gelecektir (s. 106, Hançerlioğlu)
saat 14.59
Her şeyi, ayarlamıştım. İpi çekmemle beraber lastik yaylar bütün enerjisini koltuga boşaltacak. Ellerim titriyor. Bedenim yaşayacağı deneyime hazır mı?(son kez tekrar kızdım. Bu sürü düşüncesi neydi? Bize hangi duyguları ajite edip sonra içimizi oymuşlardı?)
Performans; Önce tamamen soyundum. Annemden doğduğum gibi. Bu dünyaya nasıl geldiysem öyle gitmeliyim. Önce ayağımı bastım, Bu trajik, evrenden yeni bir evrene sıçramak için atlama aparatının üzerine çıktım. Aparata bütün ağırlığımı vermemeye çalışarak ipi çektim. Büyük bir ses çıktı. Şimdi! Uçuyordum. Dahası projemdeki gerçekleşme anlarım eskizlerim, hatta güneşli bir gündeki kaçışım, evet cehennemden kaçışım başlamıştı. Bu bir iki sn. hemen hücremden hürriyete kaçış saatimdi.
Sanki havada uçan bir mızrak sesinin ağaca saplandığında çıkan sesi gibi bir sesti. Tam ve sert bir yükselişle tavana çarptım.
Çatıcık, benim bütün gökyüzümü kaplayan çatıcık, Büyük bir Çatırtıyla kırıldı 9 m2 odamın çatısı kırılmıştı ve dışarıdaydım. Mermi gibi yukarı uçmaya başladım. Uçuyordum. Bütün prangalarımla ve kopmuşluğumla döne döne! Kulaklarımda ve bilincimde bir Kızılderili şamanın anlaşılmayan bağırtıları kaval sesiyle aka, aka, çıka çıka göğsümü ferahlata ferahlata çıkıyordum. Bir mermiydim. Altımdaki zemin çoktan bir yelkovan olmuştu. Bütün şekiller tek bir dairesel hareketle bütün konturlarını yitirip bulanıklaşıyordu. Rüzgâr enseme çarpıyor. Oradan da beni üşüterek göğsümün tamir edilmiş bölümünden geçip, bütün varlığını hissettiriyordu.
Uçtum, Sıçradım! Bir iki dakikada gökyüzüne çıktım. Gökyüzünde havasız kalacak kadar yükseldiğimde nefesim tıkanmak üzereydi. Artık cehennemden ne kadar uzaktım. Ne kadar mutluydum! Bütün uzaklık bana ne kadar cehennemden ateşlerden kaçtığımı hatırlattı. Nefesim kesilmek üzereyken son kez yükseldiğim ve çoğu yeri bulanıkken gördüğüm yerde artık asılı kalmıştım.
Sirus yıldızı gibi artık teslimeyete ve acılı insanlara kayıp tünellerinde bir ışık ya da onlardan olmadığımı gösteren bir parlama ile havada çakıldım. Hiçbir şey üzemezdi beni her yaşanmamışlığın aslında ne kadar kişisel bir benlik yaşam olduğunu düşündüm. Gözlerim kapanıyordu. Başım da dönüyordu, tatlı ve güzel bir uykuya dalıyordum. Bu seçimim cehennemime karşı gerçekleştirdiğim bir görevimdi. İsyandı. Trajik olan ama gerçek olanla buluşması bitmiş kendi hürriyetine yaklaşmıştı ve sonra hep ışıksızlık, hep rahat tatlı bir uykuya daldım.
Yalnızca karanlık…
Yalnızca aydınlık…
Onun içindeyim
Ben oyum.
14.58
Teryaevo; geldiğimde resim atölyemin her yanının toz toprak içinde kaldığını gördüm. Sanki deprem olmuş atölyenin içindeki, yekpare odanın tavanı çatlamıştı. Yukarıya doğru Çatıyı hızla delip geçen giden bir şey uçmuştu ya da düşmüştü. Öyle ya ancak böyle bir şey bu odanın çatısını kırabilirdi. Odanın dışına baktığımda. Çırılçıplak yerde yatan Ilya Kabakov i.gördüm.
Uzun süredir yalnız yaşadığını biliyordum. Resimlerini satarak geçiniyordu. Özellikle rejimin baskıcılığına kızıyor, istediği gibi sanatı yapamamaktan ve eserlerinin anlaşılmadığından bahsediyordu. Ona göre “bu toplum yalnızca alışkanlıklara sanat “diyordu. Karısı dahi bu özgün adamı anlamamıştı. Tek problemi bunlar da değildi. Hayattaki adaletsizliklerden bahsediyordu. Adaletsizliklere kızmasının beraberinde artık sıkılmıştı. Bu dünyanın asıl cehennem olduğunu hiç dünyaya gelmemiş olmaktan bahsediyordu. İrade onun en büyük sorgulamasıydı. İradesizce dünyaya gelmekten bu bedene sıkışıp kalmaktan dem duruyor. Bunun ancak sanat aktarımı ile özgürleşen bir ruhla olacağını söylüyordu. Bununla ilgili soyut somut resimler yaptı. Bazı denemeler. Belki bu garip alet de onun bir çalışması olabilirmiy di?
Ilya Kabakov ın Kafatası dağılmıştı. Ameliyatta boydan boya kesip açtığım 25 cmlık göğüs kemiği gövdesinden dışarı çıkmıştı. Gözlüğü kırılmış. Yüzü de kesikler içinde kalmıştı. Gözlüğünü basit bir lastikle başına bağlamıştı. İnsan ölmek isterken neden gözlük takar kı? Ama hemen hasta kalbine elimi koydum, nabzını kontrol ettim. Ölmüştü.. Bunu hangi amaçla yaptığını anlamıştım. Ağlamağa başladım. Cesaretini kıskandım. Yüzünde çok güzel bir gülümseme vardı. Sanki bir melek tasvirindeki betimleme yüzüne takılmıştı. Öldüğünü anladıktan sonra. Atölyesinde dolaştım. sıçramıştı. artık o evrene eklenmişti.bütün eklenmişliği ile bu gri evrende cesareti ile ayıklanmış tek sirius oydu.ağladım.
. Dışarı çıkıp polisi çağırmak üzere apartman kapısına yöneldiğimde saat 15.00’ti.
