kabakov1

Deneysel bir çalışma:

Sıçrama Nereye?

Saat 12;00

“Bir elmayı yedik diye sonsuz bir ömür süreceğimiz bir haz ülkesinden kovulmuşuz. Binbir yoksulluk içinde, hepsi acı çekecek ve başkalarına da çektirecek çocuklar meydana getirmişiz. Önümüzde bütün hastalıklara tutulmak, bütün dertlere uğramak acılar içinde ölmek, sonra da bir ferahlık olarak yüzyılların sonsuzluğu içinde yanmak var. Leibniz’in iyilik, yetkinlik dediği bu mu?”( Voltaire 1778) “Felsefe sözlüğü her şey iyidir“(Bien-Tast est)

Ben Ilya Kabakov !Burası evren, Bu büyük şey, sınırlılığı ile sınırsızlığı ile ,bu karanlık madde .bu evrenin malıyım ben ,en ilginci benden başka hiçbir evren çocugu, bu kadar anlamamış evreni,ve en çok anlayanlar en çok batanlar budur bildiğim öykü ,biraz yaklaşın bana ,evrende mavi bir gezegendeyim,buraya dünya demiş birileri bir güneşimiz var bizi  ısıtıyor,her sabah onu görmeye ne kadar alışığız bu dünyada.  Yakınlaş biraz ey okuyucu!, daha  yakınlaş mesafe ile değil ruhunla Bütün algıların aç!., bir soğuk memleket burası .Oradan fersah fersah aşağıya, gökten bu mavi küreye bakan sensin.iniverdin değil mi? inmek ne kolay çıkanı seyreden.burası, Rusya diye bir buz ülkesi,orada da bir küçük yerleşim, Alabushevo !hey hat burası benim olmakta seçmediğim bir yer. Konumumun sahibi ben değilim. Belirleyicisi, ben değilim. Ben buralıda değilim. Ama burada doğdum, yaşıyorum ve öleceğim. Ne kadar küçük bir nokta içinde kendi büyük benimi duyumsayarak hiçliğimi kazanıncaya kadar..

Kırmızı rengiyle, kanatlarını sarsan rüzgara,

Zurnanın sesiyle

rengi çoktan Karardı.

Buz kadar ağırdı.

Düşüyordu.

Bu gitmenin arkasından çıplak sesler,

Artık duymuyordu.

Ah işitmezliği

Ah duyarsızlığı,

Kaçmak ve bir daha hiç gelmemek istedi.

Ulaşılmaz bir çığlık gibi

Sesini rüzgarın,

Duymazlıktan geldi.

Ve aksine!

Hiç durmadan gözlerinin içlerine baktı.

Uçurumlarına dalarak,

Kartallar gibi rüzgârın kucağına düşerek

Dolarak,

Kendi derinliklerini tepeden gözlüyordu

Düşerek,

Düştüğü yere çarptığında

bir daha burada hiç  uyanmamak istedi.

C. Atalay

Sabah uyandığında tekrar uyanıp uyanmamak arasında epeyce kafa yordum. Uyanmak, bu yalnız ve acı gerçekliğin arasında hiç istemediğim bir durum. Gün ışığı dolan atölyem, ne kadar açılsa ne kadar kapansa hep etrafı görmemek için, tekrar uyumak için kendime yalvarıyordum. Battaniyenin ince kıvrımlarında sıcak bir bedenle kendi yalnızlığımı paylaşıyorum. Battaniyeyi bir beden gibi bacaklarımın arasına arta kalan yerlerini de göğsümün üzerine bastırarak tekrar uyudum.

Tekrar Uyandığımda saat 12 olmuş. Şimdi uykudan uyanmak için uğreşırken, henüz etrafı algılamakta zorlanırken, alelacele yere mi yoksa ayakkabılarımın yanına mı koyduğum astigmat gözlüğümü aramaya başladım. Çok küçük bir oda olmasına rağmen hala bulamamıştım.  Öğle uykusu böyle sersem yapardı insanı.

Ama o iki uyanıklık arasındaki “ölü vakit” aralığına ve yaşanmamışlığa çoktan teslim olmuşum.

Aradaki hissiz saatler, her zaman bende var olan ama düşünceme karşı uygulayabildiğim tek savaş alanı.

“Peki, bilgelik sıçramada mıdır öyleyse? Bu dünya gerçekliğinden kopuk gitmek midir” (Lactantius, Tanrının gazabı üstüne, XIII. bölüm)

Gözlüğümü bulduğumda, hala yatakta olduğumu fark ettim. El yordamıyla aradığım gözlüklerimle buluştum. Onu göremiyorum ama o bana dünyanın gri atmosferini gösterecek.

Ah! Bu sırada, Eskizlerime bir bardak su döktüm. Geceleyin duvarlara asmayı düşündüğüm ama bir türlü yer bulamadığım eskizler. Kara Mürekkeplerini, kâğıdın üzerinden kusmuş tümüyle küçük bir gölet olan, suyun içerisine bırakmışlardı. Üzüldüm. Hayal kırıklığım hat safhada. Kendime kızıyorum. Oysa ne kadar değerli idi. O eskizler. Eskiz bende yalnız bir eskiz olmanın dışın da en doğrudan yaratım nesnesi ve boyalarla makyaj yapılmamış bir evren güzeli.

Hemen bu gelip gitmeler arasında yerdeki bardağı kaldırdım. Yatağımı devirmemeye uğraşarak, oturur duruma geçtim.

Şimdi, Aklımdaki sorularla ve iki haftadır üzerinde çalıştığım projenin içindeydim.

Bu galvanizli metal, iğrenç, görüntü ve aç bir Afrikalının derisinden çıkmış kemikler gibi, yatağın iskeleti. Aklıma, askerde olduğum günler geldi. Sahi oradaki yataklarda böyle demirden ve soğuk, ızdırap vericiydi. Yatan askerler, hiç dinlemeden sırt ağrılarıyla kalkıyorlardı.  Dahası onların da bir şiltesi yoktu.

O zamanlar, geleceğimi hep iyi bir gelecek gibi hayal etmiştim. Umutlar, Güzel düşler içinde 10 yılda, sadece bulunduğum şehir değişmişti. Öyle ya özgün bir ressam olacaktım, şöhret ve mevki sahibi, tabloları gerçekten önemsenen ve para ödenen .Ama şu hale bak ki yaratıcılığımın en uçsuz bucaksız olduğu, bu yıllarda bile, en iyi eserlerim yalnızca karnımı doyurabiliyor.

“her şeyin kendi zamanı vardır” dediğimizde zaman adını kullanırız. Bu şu anlama gelir: Gerçekten var olan her şey, Her var olan doğru zamanda gelir ve gider ve zaman onu tayin ettiği sürece bir süre kalır. (Heidegger, M. 2001)Zaman ve varlık üzerine,. Baskı Ankara: Burak ofset

şu hale bak ki on yı…l Zaman benimle birlikte geçiyor. Ama zaman yalnızca beni eskitiyordu. Zaman var mıydı? Sadece bendeki zaman mı zaman anı?

Bir anda bu düşünceler arasında yaşam mekânıma geri döndüm, bir proje: , 3 metreye 3 metre bir oda,burası atölyemin içinde ikinci bir matruşka. Yapma, bir oda, burası da bir hücre. Bir deney kapsülü gibi. Tasarlandı ve uygulandı.. Ama projemin en son ve en başlangıç yeri de burası. Benim içimde olduğum ama kendimce yaratılmış bir proje.

Metal yatağım, gürültülü yaşlı bir adam gibi gıcırtılar çıkartıyor. üzerinden kalktım. Bu sürede otuz dakikamı düşünerek geçirivermişim. Gece içtiğim ucuz el yapımı şarabın etkisiyle, damaklarım birbirine yapışmış. Geriye dönüp, metal yatağıma baktım. Sahi yere ne kadar yakındı, eski ayakkabılarım ise sandalyenin hemen yanındaydı. Nasıl bir yoksulluk içindeydim. Bugün de diğer günler gibi miydi? Hep bitirilememiş projem üzerinde çalışıp da başaramayacak mıydım? Yine aynı mekân, yine aynı,hücre. Burası ,benim mezarım mı? Yoksa her gece yalnızlığımı yaşadığım bu mezar çoktan karardı mı?

Ayaktaki bedenimi aynada hayal ediyorum. Aslında hayâlım şu anki gerçek görüntüm.. Üzerimde, Askılı bir atlet ve polyester bir eşofman. Daha iyisini beklemeye hakkım da yok. Üzerimdeki elbiseleri ve ayakkabımı, Avrupa taklidi üretim yapan fabrika önlerinden, seyyar bir tezgâhtan almıştım. 4 Ruble tutan elbiselere Param yetmemişti. 2 Ruble ve bir   suluboya  resmimi vererek sahip olmaya çalışmış,ama başarılı olamamış, yinede alamayınca çocuğa yalvarmıştım.

Şimdi üzerimdeki elbise, Bu kefen, üzerimde asılı. Askı da ben. askıda olan yine, ben. Eşofmanım ,çoktan, eskimiş kimi yerlerinde geceleri uyuya kaldığımda, üzerime düşen sigara külünün yanıkları var. Bu yanıklar 10’luk bir matkap ucunun düzenli açtığı delikler gibi beyaz derimi eşofmanın altında buğulu camları elleyen ve izler bırakan çocuk parmakları gibi gösteriyordu.

Çoraplarım betondan yapılmış heykeller gibi tek bir şekle sahip .Bütün elastikiyetini terk etmiş. Onları yıkamayı çoktan bıraktım. Sabunu yalnızca zorunlu ihtiyaçlarıma kullanıyorum. Bütün kirine rağmen benden ayrılmayan çoraplarım, ayaklarımda. Onlar yine de üşütüyorlar beni, yoksa onlarda, karım gibi beni terk mi etti?

Geceleri çok soğuk oluyor, üşüyor ayaklarım. Dahası ayaklarımın üşümesi. Isıtamadığım atölyem, partinin verdiği 4 torba kömür, hepsi,çoktan bitti. Kömür de yandı gitti. gerçi çaba saffettim ama,sadece iki avuç kömür yaktığım günler oldu.  yinede arkası gelmeyince Alabushevo soğuklarına pek çabuk yenildim.  -20 derecede 4 torba kömür neye yeter ki? Soğuklarda bir tarafa, kalp hastası bir kişinin ayaklarını ısıtmak ne zor. Kalp Hastalarının ayakları,hiç ısınmaz derler. Yaşayınca anlıyor insan. öyle ya acıyan her yerimde ,gerçeklik işte orada

Bundan iki yıl önce sol kolumun ağrısıyla gitmiştim Doktor, Teryaevo ya . Beni ilk tahlil ettiğinde küçük tansiyonum “0” çıkmıştı. Bana ,—sen kalp hastasısın! Dediğinde, geleceğe hayata dair bütün ümitlerim kırılmıştı.

Ama ameliyatımdan sonra bile hep düşündüğüm iyileşebilirmiyim den   daha çok, Ayaklarım ısınır mı?Olmuştu. Üşümem azalacak mıydı? Ayaklarım ısınması iyileşmeme bir delil mi olacaktı? Ayaklarım üşüdüğünde kendimi bu dünyadan değilmişim gibi düşünüyorum, bir ölünün ayakları buz kesmişler .Bu  kadar!

Ameliyatımdan sonra üşümelerim azalacağına bilakis arttı. Çoraplarıma baktığımda ayaklarımın üşümesi kalbimin sızısına geçerdi..

Geçirdiğim zorlu ameliyattan sonra, Kalbim de bir pil var şimdi. Doktorum Teryaevo basit bir operasyon demişti. Ama ne zor bir ameliyat olmuş. yüreğime, kabloları geçirirken Kalbim ameliyat sırasında durmuş,. Yüreğim paydos!demiş ama ne paydos!.Ancak o gün hiç bilinmeyen bir sebepten,  yalnızca kapatmış kendini,Nadir görülen bir durummuş,bir anda çalışmaktan vazgeçmiş oysa 34 yıldır, sekmeden çalışıyor bedenimde. Kalbime şok vermişler ama çalışmamış yine de ,dahası yaşlı hemşire Tropareva yumruklayarak çalıştırmış. Bu hemşire tüylü kıllı bir adam. Bir Rusa benzeyen tek özelliği sadece adı olsa gerek .Bence, Pakistanlı gibi esmer, burnu bir karganın gagası gibi hem aşağıya düşük hem de kibirli. Eşinden on yıl önce ayrılmış. Şimdi hastanede zemin katında bir oda ve üç öğün yemek. morgun hemen yanında. Doktorlardan kaçamak birde içtiği sarma tütünler…

Ameliyat mı? Sonrası da beni hemen ameliyata almışlar. Göğsümü 2 cm lik bir neşterle 25 cm kesmişler. Kalbime ilaç enjekte edip durdurmuşlar. Tropareva şöyle diyor. Yüzünü kapat diyor her insanın ciğeri kalbi aynı. sahi kalpte ruh var mı? diye bana soruyor. kalbimi gövdemden ayırıp aort damarımı dikmişler. Bu arada 5 ünite , asi kanı vücuduma almışım.Sonradan o kan ücretleri için borç almam gerekti .Ama ne borç, 50 rublelik tablolarımı 2 rubleye zorla satabildim.Doktor canından değerlimi dediğinde ,evet canım resimlerimden değerli diyemedim….

Uyandığım da kendimi doğranmış olarak bulmuştum. Nasıl bir sarsıntı ki yalnızca tavandaki kar beyazı flüoresanlarla karşılaştım. Bu zamanlarda üşümemin sebebi aort damarımdan dolayı olduğum kalp ameliyatı. Dahası kalbim her normal insanınki gibi değil dakikada 50 defa atıyor. Dolayısıyla da kan vücuda gerektiği şekilde dağılmıyor.

Ayaklarım, parmak uçlarım ,kulaklarım ,bunları hep algılarım, neden mi? çünkü bana hep mesaj gönderirler. Isıt bizi !. Bu metal yatakta göğüs ağrılarımı daha da arttırdı. Metal yatağın yayları ucuz olsun metal şeritlerden yapılmış, bu işkence aletleri, geceleyin bedenime işkence ediyor, her sabah uyandığımda, ayrı bir ağrı, göğüs ağrısı, kalp ağrısı, Zaten bu yatak ameliyat masasından çok farklı da değil. Ancak genişliği 50 cm var yok ayaklarımı düz uzattığımda dışarıda kalmaması imkânsız. Ayaklarımın ucundaki battaniye karşıdan Başı bağlı bir köylü kızı gibi duruyor. Battaniyeye sığmak zor. Daha çok ben onu örtüyorum. Boyum 183 cm .Ama battaniyenin boyu 150 cm. Ayaklarımı kapatıyorum .Ama yine de gece uykumda başım üşüyünce tekrar çekiyorum. Bazen içimden ayakkabımla yatmak geliyor. ama gündüz yürürken ,tabanı ıslanıyor sokaklarda.

Zaten mevsimlik bir ayakkabı pek çabuk altı su alıyor. Ayakkabıları aldığım eskici Çocuk, bu ayakkabıları zengin bir partiliden almış. Dahası uzun süre giyilmiş bir ayakkabı. Sıkılınca bir rubleye satmış. Tabi bu çocuğun sözü. Alırken çok ihtiyacım vardı bu ayakkabıya, ayaklarımı,Isıtır diye düşündüm. Ama hevesim pek çabuk kayboldu.

Bu düşünceler arasında, bir anda ayakkabıyı aldığım sokak geldi aklıma. Bir de bu eski manda derisin den, en ucuz yerinden ayakkabılar. İlk aldığımda yürüdüğüm sokakları anımsıyorum. Yeni ayakkabılarımla ,hafif buzlu Alabushevo sokaklarından yürüyerek ,aynı zamanda ev olarak kullandığım bu atölyeye ulaşmaya çalışıyordum. Yolda yürürken aklımdaki projenin açık hava projesi olarak olup olmayacağını düşünüyorum. Hani sıçrama sadece gökyüzüne mi olmalıydı belki de yeryüzüne doğru bir atlayış da olabilirdi. Sonuçta; yükselmek ya da düşmek .Sahi,Hangisinde düştüğümüz, hangisinde yükseldiğimiz kimin bilgisin de

hermes’in büyük sırrını öğrenebilmek için geçirilecek sınavlar pek güçlüdür. Aklı ve iradesi güçsüz olan istekliler, ya yolun dönülebilecek parçasından ters yüz edip geriye dönerler, ya korkudan çıldırırlar, ya da bin bir ürkütücü görünüş içinde yürekleri duru, bir uçuruma yuvarlanır, ölüp giderler sınavı başarıyla geçiren pek az kişi vardır”Hançerlioğlu,O.1965,mutluluk düşüncesi,İstanbul,ekin basımevi.

Atölyeme, Dönüş yolumda, yürürken, yoksul ya da biraz, devletten geçimli insanlar görüyorum. Bunlar ya kahverengi ya da siyah giymişler. Canlı olduklarına dair tek gösterge, hareketlilikleri. Kara kadınlar ve kahverengi erkekler, tek aydınlık noktaları, yüzleri. gözleri ise pili bitmekte olan bir el feneri gibi biraz kararıyor biraz aydınlanıyor. Hepsinin içinde en derinden ızdırapların olduğunu anlamak zor değil.

Bu sırada uzaktan, ovadaki kuzuları, tok karnıyla izleyen bir kartal  gibiyim. Bütün mekan sessiz bir film gibi..Buranın algılayanı da benim ,Anlayanı da . Yalnızca ,var olduklarını düşünüp düşünmeme arasında, yıkık bir ezgiyle, keman sesi aklıma geldi. “Lafille De Pekin” bütün cehennemi anlatan ,isyanlarımızı seslendiren  bir öykünmeydi.

Voltaire “Candide” “insanoğlu, önüne açılmış olan birçok yollardan dilediğini seçmekte özgürdür.”

O halde ben de sıçramayı seçiyorum. Bu en büyük direnişim.

Artık,Bir meditasyon parçası gibiydi. ama ne kadar ağlamaklı ve hüzünlü ezgisiyle insanların ağzından çıkacak her şeyi söylüyordu. Yürürken çoğu yeri bozulmuş kaldırımlara takılmamak için ayağımı sürüyorum, yere bakamıyorum. Yolun  bir sonu yok.

Dünya, maddelerden kurulmuştur. Bu maddelerin varlığını da duyumlarınız tanıtlamaktadır. Cisimlerden kimileri bileşiktir, kimileri de bileşikleri meydana getiren elemanlardır. Elemanlar, görünmez ve değişmez nitelikte bulunan atomlardır. Çünkü hiçbir şey yokluğa dönmediği gibi bileşikler dağılınca onları meydana getiren varlıkların da varlıkta kalmaları gerekir… (Hançerlioğlu, s. 96)

Her son bir terkediş. Bir yunan heykelinin idealize edilmiş ama asla insana ait olmayan bir tapınak görüntüsü gibi karşılayan ve üzerinde siyah ve gri boyaları olan, dış nişleri özensiz yapılmış, eski ferforje kapısı demirci ustaların yoğun emeğiyle şekillenmiş, apartmanla karşılaşıyorum. Kara pencereleri ,sanki gözleri.yüzyüze bakışıyoruz. Bu öyle bir apartman ki dışında insana ait tek gösterge insanlar tarafından yapılmış olan emek ürünleri.

Üzerindeki siyah ve gri renkli boya, uzaktan bir kral mezarı gibi görünüyor. Ona doğru yürüdükçe sağdaki kırık ve bazı yerleri onarım görmüş, eski püskü dükkânları görmeden geçemiyorum. Yine önünde elinde sarma tütünle ayakkabı dükkânını bekleyen bir esnaf, pırıltısız ve şatafatsız. Hemen yanında ikinci el kitap satan bir sahaf. Vitrini dahi yok, içinde birkaç insan. ellerinde ,eski kitaplardan kurtulmak istedikleri kitap dolu çantalar. Hemen yanında ,çoktan tezgahını kapatmış, kepenksiz bir dükkan. Vitrindekiler ise kırık dökük eşyalardan oluşmuş. Vitrinin eski ahşap çerçevesi artık orada olmaktan dahi sıkılmış. Binaya oldukça çok yaklaştım. Tam adımımı yola atıp, karşı tarafa geçmek üzereydim ki ,bir askeri araç hızlıca yanımdan geçiyor. Bu son derece eski bir araç. Bir benzin düşmanı. Kendi ağırlığı kadar enerji tüketen bir canavar. Kasasında Kalaşnikoflarıyla ,askerliklerinden bezdiğini düşündüğüm iki asker. Hemen üstlerinde, bir çadır. Kimi yeri artık eskimekten tamamen parçalanmış. askerlerin yaşları,  yanaklarındaki pembeliklerinde gizli. Ancak kaşları aşağıya düşmüş. Gençlikleri ile tam bir zıtlık oluşturuyor. Bıkmışlık ve sarsılmışlık. Görevlerini yapma bilinci ,ama tamamen sürünün içinde olma durumu. Arabayı izlerken görüntü, uzaklaşıp gidiyor. Onların Gözlerini göremiyorum Artık. Şimdi onlar da bende, yalnız bir imgeden başka bir anlam taşımıyor.

Apartmana girmeyi planlarken, ayağım kapının önünde karaya çakılmış bir gemi gibi duran ilk basamağa takılıyor. Sendeliyorum. Bunun etkisiyle eski kapıya sol elimi atıp düşmekten kendimi kurtarıyorum. Fakat öylesine garip bir durum ki ,elim soğuk kapı demirine değdiğinde, bütün tozunu elim alıyor. Varlığım hemencecik bir simge gibi bu el işçiliği metal yüzeye düşüyor. Bir an için bütün siyah yüzeyin içinde tek canlı varlık elim. Müthiş bir zıtlık oluşturuyor.

Demir kapının mutluluğunu kıskanıyorum. Durumundan tamamen habersiz, burada inorganik bir şekilde dimdik ayakta. Yarın da burada ve eritme haline gelinceye kadar, bir hurdacının potasına karışıncaya kadar, büyük bir mutlulukla burada. Ama enteresan ki bu mutluluğun farkında değil. İçeri girerken parmak izlerimi, mutlu kapının üzerinde bırakıp ,sağ ayağımı apartmandan içeri sokuyorum. Artık o bütün hafızama girip beni etkiliyor.

İçeriye girdiğimde, bir garip manza. Ahşap ve Beyaz renk posta kutuları. bazıları açılmış.;çine baktığımda  koyu gölge içinde 1 mm’lik toz tabakasını görüyorum. Toz tabakası bütün kutuların  içine ,yeni evi gibi benimseyerek girmişti. Diğer kutularda posta kutuları belli gibi yaşlanmıştı. Hangi mektuplar kimlerle buluşmuştu? Mektuplar bu posta kutularında alınmayı beklemişlerdi. Posta kutularında apartmanda oturan eski sahipler. Sahi kimler yaşamıştı. Hangi yoksunluklar içinde burada yaşamışlardı.

Ne kadar terk edilmiş bir binaydı. Kaybolmayan sesler ,bütün ağırlığı ile  bu evde kalmıştı. Anılara dair duvarlarda çizikler, her anın bir imzası gibi.

Posta kutularından uzaklaşırken, tamamen eski gibi görünen ,mozaik merdivenlerle karşılaşıyorum. Basamakların ortaları o kadar eskimiş ki, onlar ayak izlerinin oyduğu basamaklar , üzerinden geçen çok fazla ayak izinin ağrılarını taşıyan merdivenler.

Merdivenlerden çıkarken apartmanın üst boşluğundaki kırılmış ışıklandırma boşluğunu gördüm.

Boşluk üzeri tamamen camla kapatılmış. Uzun ve yorucu yüklerine dayanamamış. Sonunda kırılmış, çoğu, Aşağıda. Parçaları gövdesinden ayrılmış, yeni cam kırıkları, güvercinlerin taşıdığı sarı, kuru dallar. Bol miktarda güvercin pisliği. Beyaz, kahverengi ve şeffaf bir karışımla her maddenin inorganik varlığını ve sonunu hatırlatıyor. Camların üzerine konan pislikler tamamen mürekkep lekeleri gibi, düştüğü an negatif bir fotoğraf, bu fotoğraf beyaz siyah zıtlığında.

Güvercinler, artık burayı bir yol etmişler. Girip, çıkıp, yuvalarına eski insan evlerine taşınıp duruyorlar. Ne güzel ki kanatlara sahipler. her yukarı çıkışta ve inişte, kanatlar aşağıya yukarıya açılıp duruyor. Onlar, cehennemlerinden kaçmaya hazırlar. Her an gidebilirler, ne güzel..

Kuşların girip çıktığı, tavandan kendimin çıktığını hayal ettim, bir an için soğuk günde kanat çırptığımı düşündüm, ne yazık ki, kanatlarımı bir türlü beni taşıyabilecek büyüklüğe çıkartamadım. Hep yükseliyor,  çıkarken düşüyorum. Ayaklarımda betondan kaldırım taşları mı bağlı?

. Başımı tekrar yukarıya kaldırdıgımda, Rönesans resimlerinde ki meleklerin, ak kanatları, aklıma geliyor. Güvercinlerin kanatlarının arkasından biraz soluklaşmış güneş ışığı tamamen grileşmiş ve anlamını tamamıyla yitirmiş. Gökyüzü bütün sınırlarını kaybedip güvercinlerin sınırlarını çiziyor. Kanatların açılıp kapanması büyük bir enerjiyle gerçekleşiyor. Bazen bu enerji önceden yolda bırakılmış kanat tüylerini yerinden kaldırıp havada dönüşler yaparak aşağıya yavaş, yavaş düşürüyor. Bazen güvercinlerden kimileri, hiç kanat çırpmıyor. Tümüyle kanatlarına dolan rüzgârın gücüyle yavaşça süzülerek hedef noktalarına konuyorlar. Bazıları, alel acele düşecekmiş gibi, bir anda merdiven korkuluklarının üzerine konuveriyorlar.

Wall Whitman:

“Hayvanlara uzun uzun bakıyorum da Ben de hayvanlaşıp onlar gibi yaşayabilirim diyorum, hepsi kendi aleminde, öylesine huzur içinde. Hallerinden sızlanmazlar, kan ter dökmemekteler. Karanlıkta gözleri açık uzanmıyorlar ve ağlamıyorlar günahlarına tanrıya olan borçlarına konuşup midemi bulandırmıyorlar. Hepsi hoşnut, hiçbirinin mal tutkusuyla gözü dönmemiş, hiçbiri ne öbürünün, ne de binlerce yıl yaşamış kendi türünden birinin önünde diz çökmüyor. Hiçbiri ne dünyanın en mutsuzu, ne de en saygıdeğerdir.”

En muhteşemi ise onların istedikleri an bulundukları yerleri terk etme özgürlükleri. Uçarken yolculuklarına son vermek isterlerse anında kanatlarını kapatmalarının, yeni tamamen istemsiz bir hareketle kendilerinin varlığına son verebilecekleri gerçeği. Oysa bizim gibi yaratıkların elinde bu ancak bir hamleyle yapılabilir.

Öyle ya, ölmek istesem yine bir iş yapmam gerekmeyecek mi? Bana verilen bu derin anlama ve bilme gücü bütün olanaklarımı elimden almış atılmışlığım ve karmaşıklığım ey insanoğlu! en büyük çelişkim. Öyle ya bir ben insanoğlunun bir bireyi olarak insanoğlunun bütün trajedisini ve acılarını bilincimde içgüdümde yaşıyorum. Oysa diğer canlılar böyle mi? Bütün sadelikleriyle yalnızca hayatı yaşıyorlar. Bilmemek canlıların en büyük mutluluğu, bilginin cehennemine hoş geldiniz.

Gitmeye hazır mıyım? O kuşların eylemsizliklerinin en büyük eylemliliğinde, yok olmaya, en doğrusu kendi inorganik mutlu dünyama dönmeye hazır mıyım? Tamamen infomal bir dünyada informal bir zeminin içinde varlığımı kaybetmek istiyorum.

Daha da yukarıya doğru çıktım. Bu görüntüyü yavaş yavaş yakınlaştırarak tamamen içselleştirmeliydim. Öyle ya her uçuşlarında cam levha sınırı içinden geçen özgürlüklerini bir kazanıp bir terk ediyorlardı. Merdivenlerden çıkarken sonsuz gibi görünen koridorlara bakmamak için kendimi zorlasam da ,gözüm ilk koridorda apartman dairesinin kapılarına takıldı. Tamamen kapalı olması umuduyla koridora yöneldim. Apartman boşluğunun tavanından gelen ışığın dışında hiçbir yerden ışık gelmiyordu. Apartmanın yanındaki ve arkasındaki apartmanlar koyu gölge oluşturduklarından ,çekimser kalarak apartmanın güney yönündeki odaya doğru yöneldim. Duvardaki sıvalar, tümüyle eskimiş, çoğu yeri tozlu ya da isli, bazı yerleri dökülmüş alttan beton ve sıva görünüyor. Bu dahi eski duvar neft yeşili bir renge boyanmış. Ama bu da tamamen sayılmasa da tozlu ve kirli bir renk şimdi. Yürürken arkadaki kapılara bakmadan yürüyorum. Sanki kapılardan birisi çıkacakmış gibi tedbirliyim.

Apartman dairesinin İçerisine yöneliyorum. Kapı on cm kadar açık. Kapıyı sağ elimle sanki içeride birisi varmış gibi tedirginlikle açıyorum. İnsanlar, Ne kadar mutlu iken burayı neden terk etmişlerdi? Biraz umut çıksınlar diyorum, biraz da umutsuzluk çıkmasınlar diyorum. Öyle ya yaşayanlar burada ne kadar dayanabilirdi ki? karşı odanın kapısından dışarıdaki ışıklıkları olmasa da loş bir ışıklık var. Saygım sonsuz .Burası başka bir yer. İnsanoğlunun sesi burada. Kapıdan geçerken atölyemdeki projeme geri dönüyorum. Projemdeki sıçrama anı bu kapıdan geçişle eşdeğer. Farkı ise farklı bir sona sahip olması. Bu bir son mu?

Projemdeki sonun aslında kendi atılmışlığımın geriye dönüşü olduğunu biliyorum. Tamamen duyarsızlaşıyorum. Kapıdan geçerken yeni bir dünyaya geçiyorum. Yeni bir evren ama sıkıcı ve beni çok çabuk dışarı atacak bir bekleme anı. Ana rahminde beklemek gibi, mekân beni dışarı atacak.

Bu odadan çıkmak zorunda değilim. Daha öncekinden bir kopya sanki Aynı yolla rahimden çıkarılmış gibiyim. Atılacağım ama bu, arzum dışında. Arzumla gerçekleştireceğim bir proje benimkisi. Öyle ya bir spermin 23 kromozomundan bir de annemin 23 kromozomundan tamamen istemim dışında annemin bedenine hapsoldum ve atıldım. İçeriye girdiğimde odada atölyemdeki sandalyelere çok benzeyen kırık bir sandalye birkaç perde görüyorum. Bunlar beni sağlayan insan tasarımları. Oda kül rengi ve tamamen çıplak, çırılçıplak. Salon ve bir odası var. Bir mutfak, bir banyo, yani en fazla 80 m2. Küçük odaya kendimden bir şeyler bulmak üzereymiş gibi yürüyorum. Duvarda pastelden yapılmış resimler. Muhtemelen bir çocuk tarafından yapılmış resimlerde bacalı dumanı tüten bir ev, öyle ki yanında bir çocuk elinde top var. Yanında bir adam hepsinden büyük çizilmiş, bir de bayan var. Ne sade yapılmış bir resim, ancak top ve çatı boyanmış. Çocuğun yüzünde gülücükler var. Gülüyor. Bu çocuk sanırım resmi yapan çocuk. Mutlu ve annesi babasıyla yaşayan bir çocuk.

Ama bu yalnızca bir tahmin. Annesi bu resimleri çizmesine nasıl izin vermiş?Diğer salonda duvarda hiçbir çizim yok.  Düşünüyorum,Demek çocuğun odası da  burasıydı. Annesi ve babası da salonda kalıyordu sanırım.

Merakla, Banyoya giriyorum, en fazla iki metreye üç metre yani 6 m2 bir banyo. Eski ve ucuz seramiklerden yapılmış. Seramiklerin çoğu çatlamış. Tavan da nemden dökülmüş ve boya da kalmamış. Hayal ediyorum, Annesi burada ki çocuğu ,kaç kez banyoda yıkamıştı? Çocuğun tatlı gülümsemeleri  kulaklarım da.

Erasmus,

Hele bir bakın; kirli ve iğrenç bir doğum, zahmetli bir eğitim her yönden gelen tehlikelerde dolu bir çocukluk yorucu incelemelere, öğrenmelere boyun eğer bir gençlik, hastalıklar ve sakatlıklarla çevrili bir ihtiyarlık, acı bir zorunluluk olan ölüm… (Hançerlioğlu, s. 118)

Her kişi ihtiyaçlarının doyurulmasını ve mutlu olmayı isteyerek doğar. Öyle ya bir çocukken doğduğumda ne kadar aç ne kadar teslim olmuş bir ihtiyaç durumda idim. Sevgi, sıcaklık, açlık, bunlar benim doğumumla beraber farkına vardıklarım.(spinoza)

Bu sorgulamalar arasında dışarıya yöneliyorum. Artık boğuyor beni bu daire. Bir an önce kendimi dışarı atıyorum. Yukarıya yöneliyorum. Dört kat merdiven çıkıp çatıya geçiyorum. Bilmenin mutsuzluğuna sahibim.

“Bilgi insanı öbür varlıklardan üstün kılar. Evrenin bütün varlıkları içinde bilgiye erişmiş olan tek varlık insandır. Her ne kadar evrendeki bütün varlıklar aynı varlığın belirtisiyseler de insan, bilgisiyle, hepsinin üstündedir.” (s. 31 Orhan Hançerlioğlu, Mutluluk Düşüncesi)

“Mutluluk bilgisizliktedir.”. (Erasmus )

Mutlu olmak için, önce mutlu bir çevrede yaşamak gerekiyor. Ama bu tam anlamıyla olmayan bir ütopya. Leibniz dünya için “dünyamız yetkindir (mükemmeldir). Mümkün olan alemlerin en yetkininde yaşıyoruz. Dünyamızda her şey en iyidir.” Ne büyük bir çelişki. Ya savaşlar ya afetler ya hastalıklar? (s. 121)

Son katta, çoğu güvercin korkup uçup gidiyor. Keskin bir koku geliyor. Ancak dairelerde güvercin yuvaları, kırık kabuklar ve yüzlerce güvercin tüyü. Artık burası güvercinlerin evi, eminim.

.Kaçar gibi Aşağıya gidiyordum, Apartmandan hızlıca kaçıyorum. Atölyeme döndüğümde hala apartmandaki boşluğu düşünüyordum.. İçeriye girdiğimde bu düşüncelerden kurtulmak için desen kâğıtlarına sınırsızca çizdim. Çizdiklerim nedense hep aynı noktaya geliyordu. Hep beni taşıyamayan halatlara ek bir destek koymayı düşünüyor farkında olmadan çiziyordum… Desenler hep aynı çözüm noktasında buluşuyordu. Sıçrama benim aşkım! bu maddesel bir performans !fakat idealist bir sonuçla kendiyle buluşup,görevimi başarmamı sağlayacak.

“Peki bu dünya tanrının kurduğu bir dünya olduğuna göre Tanrı da iyi olduğuna göre dünyaya kötülüğü ve  insanı neden koydu. Tanrı, kötülüğü istemiştir ama, insalara da, ona iyilikle karşı koysunlar diye, bilgelik vermiştir” (Lactantius, Tanrının gazabı üstüne, XIII. bölüm)

Peki bilgelik sıçramada mıdır öyleyse? Bu dünya gerçekliğinden kopuk gitmek midir?

Bedenimde irkilmeyle, önceden gittiğim bu yerlerden,atölyeye geri döndüm. Atölyeye geri dönünce bir büyük tiksinti ve boşluk yaşadım. Soğuk mezarımdan hiç çıkmamışım. Nasıl bir yabancılaşma ki kendimden iğrendim.

Sanki buraya ait değildim. Ne kadar kendimden olsa, burası benim hapishanem. Cehennemim. Bu dünya!

“Çılgınca didinmemiz, boğuşmamız, önemsizliğimizi bilmediğimizdendir.” (THe Conquest of Happiness. Bertrand Russell)

Bu seçemediğim bir tercihin içinde yaşayışım. Zorunlu atılmışlığımda bu coğrafyada ve bu dünyada doğmuşum. Ama ne doğuş! öyle bir yer ki doğduğum yerde yalnızca cehennem var. Cehenneme doğmuşum. Hastalıklar, ölümler. Mutluluk oyunu oynayanlar, mutlu olmaya çalışan ama bir türlü mutlu olamayan kişiler. Hep aynı öykü hep doğum, her doğum bir ölüm oyunun başlangıcı. Yalnızca bir süreç içinde atılmışım. Cehennemim burası. Öyküm burası.

“İnsanların tümüne yakın çoğunluğunun mutluluklarını gökte aradıkları görülmektedir.” (s 77)

Hangi varlığım ya da algılanan varlığım? ruhumun eşimi bu beden? Ruhumun vicdanını yaşayabilirim. Bedenim ,ruhumun hapishanesi.

Atılmışlığıma, bir de bilginin çokluğu, bilmenin ağır sorumluluğu çok yönlü değerlendirme duyarlılığı,dahil oluyor. Her bilgi yeni bir acının anlamını da alıyor. öyle ya sebebini sorguladığım her olayda gördüğüm yeni olay daha da farklı bir boyuta çıkıyor. Her yeni olayı farklı informal yollardan yorumlamaya çalıştıkça daha da zorlu bir sürece giriyorum. hangi açıdan bakarsam bakayım, yeni bir problemle kendimi karşı karşıya buluyorum. Peki ne yapmalıyım? Şu var ki yaptığım her değerlendirmede cehennemime geri dönüyorum. Her olay kendi içerisinde bencilleşiyor. O halde ,çıkmaz sokaklar içinde gibiyim. Etkilemek istediğim her olay yeni bir etkileniş ve kendi iç etkileşimden etkilenerek ,benim cehennemim oluyor. Bu dünya benim cehennemim!

Cehennemimdeki küller de resimlerimin desenleri, ya ateşleri?

Acılardan sıyrılmış olarak sanal mutluluktan gerçek mutluluğa geçmenin bir yolu vardı “mutluluğun engelleri olan iki büyük korkuyla, Tanrı ve ölüm korkularıyla koca bir geleneğe karşı koymayı göze alarak, savaşmak gerekiyordu.” (S. 94, Orhan Hançerlioğlu)

Onlar da şu duvarımdaki afişler. Tabi ya mutlu bir dünya, emeğin hakim olması. Rüyalar.Hiç bir zaman inanmadığım ,ama hep çarptıgım kale duvarları. Ya da onun içine mi doğmuşum. Doğduğumda o var mıydı? Ya benim doğumum? onun anlamına ne getirdi? Hiç ,yalnızca bir hiç çöldeki kum zerreciğinin anlamsızlığı kadar hiçliğe ait bir silinmişlik. Ben bir birey olarak neydim? bu cehennemde bedenimde hiç bitmeyen, açlık hissi, yeme ihtiyacı, gülme arzusu ve cinsiyet.  prangalarım bensiz olamaz.. Prangalar. Yaralarımı kanattığında vardım. Vardım. Buradaydım. Acımda, burada. Geçmeyen acımla ,ömrüm de burada. Bu hiçliğin içinde .ben varım .Ama ya varlığım?

Öyle ya, prangalarda, ömrüm daha uzuyor. Öyle ya acıyan yerlerimin acısı üzerimde canımda orada. Ruhum da orada. Ruhum bu bedene sıkışmış, dahası çıkamıyor. ruhum bedenimin mahvolmuşluğun da ihtirasında ve açlığında sıkışmış. Bedende benim değil. Aynadaki benmiyim?

Hücrem!hoş geldin demedi.Ama yinede hoş bulduk.Cehennemimde duvarlarımda proleter ya ve işçi sınıfının afişleri. Bunlar alevlerim. Cehennemin iblisleri! Dahası yakıyorlar.

Her Biri, cehennemimden görüntüler. Öyle ya cehennemim cennet gibi anlatıla dursun. Açlığım, yalnızlığım ve terk edilmişliğim, cehennemimden yalnızca en başta hatırladıklarım. oysa güzel bir dünya gibiydi, bu cehennem. güzel fotoğraflarla maskelenen ama gerçeğinde verniksiz zemin kaplamalı bir evde ahşap sandalyeler ucuz porselen sürahi, 2 Rublelik ayakkabım. Sabahtan beri doyurmadığım karnım. Yalnızlığım, yalıtılmışlığım. Karımın yaptıkları.

Bu düşünceler arasında gidip gelirken kendimle baş başa kalmışım. Dahası bedenimi açlığımı ve her şeyi unutmuşum. Kendime gelişimde 3 metreye 3 metrekarelik odamdaydım. Nasıl da sıçramıştım bu duyguya nasıl da dönüvermiştim.

Saat 14.00 .Ben düşünürken baya bir zaman geçmiş. Zaman geçtikçe projeme dönmem gerektiği aklıma geldi. Projeme döndüğümde,  vaktin geçmekte olduğunu fark ettim. Cehennemden kaçmama az kalmıştı… Geçen ay sınırı geçmek için verdiğim rüşvetler işe yaramamıştı. Rüşvetlerin boşa gitmesi bir tarafa, üstüne üstlük bir de kaybettiklerim yetmezmiş gibi dışarıya çıkmak için bütün çabalarım yararsız kalmıştı. Peki, ne oldu? Son projemi doğurmak üzereyim.

Buralar ya da oralar ,ne fark eder? başka yerler benim cehennemim değil miydi?  Oralarda yabancılaşmada daha da artacaktı. Belki daha yalnız daha iyi yaşayacaktım. Ama sonuçta ben yine ,atılmışlığımla hep yüzleşecektim.

14.30

Atölye, Resimler siyah beyaz ucuz sarı kâğıtlara tek renk basılmış kâğıtlar, duvarlarda resimler. Sloganlar, asla inanmadığım insanlık uydurmalarımı bunlar? Ne kadar oldu? Bunları asalı. Bu sanal matruşka evrenini kuralı ne karda oldu? Bu renksiz gri baskılar, Renkli baskılar, Ne kadar boş. Etrafımı kuşatan kalabalık ve yalnızlık.

İşte projemin görünüşü; aylardır, üstünde çalıştığım bir proje. Beni en yükseğe fırlatacak Yerden 2 metre yüksekte esnek yaylara bağlı bir uçuş koltuğu, son paramla aldığım, askerlerden çalındığını düşündüğüm lastikli halatlarla, tavana bağlı yaylar, kırmızı mekâna hoşcakal demeye hazırım. bu projenin en önemli materyali ise kendim.. Öyle ya benim kadar bir adamı taşıyacak.bütün hesaplamalarım,sıçramamı yapmak için,hazırlığımın tamam olduğunu söylüyor.bu performansım hem görevimi tamamlamak için bir atlayış,hem de cehennem sakinlerine bir öykü!

Son bir umutla ,Proje

Uzun soluklu bir proje.Sıçrama koltuğum da çıkabileceğimden  Yüksek.. Sıçrama koltuğuna çıkarken yüksekliği azaltmak için iki sandalye üzerine iki tane çamdan yapılmış ağaç koydum..

İpi çektiğimde yayın bütün gücü beni yukarıya, yukarıya taa yukarıya itecek güce sahip olacak ve bir mermi gibi bu dünyadan bu cehennemden bilinmeyen bir evrene doğru çıkıp gidecektim. Vakit gelimişti. Kendime şöyle dedim.İlya!seninde vaktin geldi!Bu öyle bir vakit ki bu yalnızca sana ait!Göğe çıkmadaki şekilsiz düşünce göğe çıkmalı sıçramalı ama cehennemden sıçramak anlamında. Salıncak! beni sıçratacak,..

Kaçmak ve bir daha hiç gelmemek istedi.

Toprağın her yüzeyi uykudaki yapraklarla örtülmüştü

Vakit daralmıştı. Ama bu önemsizdi.

Kendi yansıması

Ah kendi aksine

Hiç durmadan gözlerinin içlerine baktı.

Uçurumlarına dalarak,

Kartallar gibi rüzgârın kucağına düşerek

dalarak

Kendi derinliklerini tepeden gözlüyordu

Düşünerek

M.C.A

14.50

Cehennemimde geçirdiğim son dakikar. Uçuş saatime atlayacağım

Mutluluğun engellerinden biri de ölüm korkusudur öleceğini bilmek düşüncesi, umut kırıcı bir düşüncedir. Ölüm olayı bir anda meydana gelecektir (s. 106, Hançerlioğlu)

saat 14.59

her şeyi, ayarlamıştım. İpi çekmemle beraber lastik yaylar bütün enerjisini koltuga boşaltacak. Ellerim titriyor.bedenim yaşayacağı deneyime hazırmı?(son kez tekrar kızdım. Bu sürü  düşüncesi neydi? Bize hangi duyguları ajite edip sonra içimizi oymuşlardı?)

Performans ;Önce tamamen soyundum. Annemden doğduğum gibi. Bu dünyaya nasıl geldiysem öyle gitmeliyim. Önce ayağımı bastım, Bu trajik, evrenden yeni bir evrene sıçramak için atlama aparatının üzerine çıktım .Aparata bütün ağırlığımı vermemeye çalışarak ipi çektim. Büyük bir ses çıktı. Şimdi!uçuyordum. Dahası projemdeki gerçekleşme anlarım eskizlerim, hatta güneşli bir gündeki kaçışım ,evet cehennemden kaçışım başlamıştı. Bu bir iki sn. hemen hücremden hürriyete kaçış saatimdi.

Sanki havada uçan bir mızrak sesinin ağaca saplandığında çıkan sesi gibi bir sesti. Tam ve sert bir yükselişle tavana çarptım.

Çatıcık ,benim bütün gökyüzümü kaplayan çatıcık, Büyük bir Çatırtıyla kırıldı 9 m2 odamın çatısı kırılmıştı ve dışarıdaydım. Mermi gibi yukarı uçmaya başladım. Uçuyordum. bütün prangalarımla ve kopmuşluğumla döne döne! kulaklarımda ve bilincimde bir Kızılderili şamanın anlaşılmayan bağırtıları kaval sesiyle aka, aka ,çıka çıka göğsümü ferahlata ferahlata çıkıyordum.Bir mermiydim.  Altımdaki zemin çoktan bir yelkovan olmuştu. Bütün şekiller tek bir dairesel hareketle bütün konturlarını yitirip bulanıklaşıyordu. Rüzgâr enseme çarpıyor. Oradan da beni üşüterek göğsümün tamir edilmiş bölümünden geçip, bütün varlığını hissettiriyordu.

Uçtum,Sıçradım! Bir iki dakikada gökyüzüne çıktım. Gökyüzünde havasız kalacak kadar yükseldiğimde nefesim tıkanmak üzereydi. Artık cehennemden ne kadar uzaktım. Ne kadar mutluydum!Bütün uzaklık bana ne kadar cehennemden ateşlerden kaçtığımı hatırlattı. Nefesim kesilmek üzereyken son kez yükseldiğim ve çoğu yeri bulanıkken gördüğüm yerde artık asılı kalmıştım.

Sirus yıldızı gibi artık teslimeyete ve acılı insanlara kayıp tünellerinde bir ışık ya da onlardan olmadığımı gösteren bir parlama ile havada çakıldım. Hiçbir şey üzemezdi beni her yaşanmamışlığın aslında ne kadar kişisel bir benlik yaşam olduğunu düşündüm. Gözlerim kapanıyordu. Başım da dönüyordu, tatlı ve güzel bir uykuya dalıyordum. Bu seçimim cehennemime karşı gerçekleştirdiğim bir görevimdi. İsyandı. trajik olan ama gerçek olanla buluşması bitmiş kendi hürriyetine yaklaşmıştı ve sonra hep ışıksızlık, hep rahat tatlı bir uykuya daldım.

Yalnızca karanlık…

Yalnızca aydınlık…

Onun içindeyim

Ben oyum.

14.58

Teryaevo; geldiğimde resim atölyemin her yanının toz toprak içinde kaldığını gördüm. Sanki deprem olmuş atölyenin içindeki, yekpare odanın tavanı çatlamıştı. Yukarıya doğru Çatıyı hızla delip geçen giden bir şey uçmuştu ya da düşmüştü. Öyle ya ancak böyle bir şey bu odanın çatısını kırabilirdi. Odanın dışına baktığımda. Çırılçıplak yerde yatan Ilya Kabakov i.gördüm.

Uzun süredir yalnız yaşadığını biliyordum. Resimlerini satarak geçiniyordu. Özellikle rejimin baskıcılığına kızıyor, istediği gibi sanatı yapamamaktan ve eserlerinin anlaşılmadığından bahsediyordu. Ona göre “bu toplum yalnızca alışkanlıklara sanat “diyordu. Karısı dahi bu özgün adamı anlamamıştı. Tek problemi bunlar da değildi. Hayattaki adaletsizliklerden bahsediyordu. Adaletsizliklere kızmasının beraberinde artık sıkılmıştı. Bu dünyanın asıl cehennem olduğunu hiç dünyaya gelmemiş olmaktan bahsediyordu. İrade onun en büyük sorgulamasıydı. İradesizce dünyaya gelmekten bu bedene sıkışıp kalmaktan dem duruyor. Bunun ancak sanat aktarımı ile özgürleşen bir ruhla olacağını söylüyordu. Bununla ilgili soyut somut resimler yaptı. Bazı denemeler. Belki bu garip alet de onun bir çalışması olabilirmiydi?

Alevoc ın Kafatası dağılmıştı. Ameliyatta boydan boya kesip açtıgım  25 cmlık göğüs kemiği gövdesinden dışarı çıkmıştı. Gözlüğü kırılmış. Yüzü de kesikler içinde kalmıştı. Gözlüğünü basit bir lastikle başına bağlamıştı. İnsan ölmek isterken neden gözlük takar kı? Ama hemen hasta kalbine elimi koydum, nabzını kontrol ettim. Ölmüştü.. Bunu hangi amaçla yaptığını anlamıştım. ağlamağa başladım. Cesaretini kıskandım. Yüzünde çok güzel bir gülümseme vardı. Sanki bir melek tasvirindeki betimleme yüzüne takılmıştı. Öldüğünü anladıktan sonra. Atölyesinde dolaştım.sıçramıştı.artık o evrene eklenmişti.bütün eklenmişliği ile bu gri evrende cesareti ile ayıklanmış tek sirius oydu.ağladım.

. Dışarı çıkıp polisi çağırmak üzere apartman kapısına yöneldiğimde saat 15.00’ti.

Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir.

Deneysel bir çalışma:

Sıçrama Nereye?

Saat 12;00

“Bir elmayı yedik diye sonsuz bir ömür süreceğimiz bir haz ülkesinden kovulmuşuz. Binbir yoksulluk içinde, hepsi acı çekecek ve başkalarına da çektirecek çocuklar meydana getirmişiz. Önümüzde bütün hastalıklara tutulmak, bütün dertlere uğramak acılar içinde ölmek, sonra da bir ferahlık olarak yüzyılların sonsuzluğu içinde yanmak var. Leibniz’in iyilik, yetkinlik dediği bu mu?”( Voltaire 1778) “Felsefe sözlüğü her şey iyidir“(Bien-Tast est)

Ben Ilya Kabakov! Burası evren, Bu büyük şey, sınırlılığı ile sınırsızlığı ile ,bu karanlık madde .bu evrenin malıyım ben ,en ilginci benden başka hiçbir evren çocuğu, bu kadar anlamamış evreni,ve en çok anlayanlar en çok batanlar budur bildiğim öykü ,biraz yaklaşın bana ,evrende mavi bir gezegendeyim,buraya dünya demiş birileri bir güneşimiz var bizi  ısıtıyor,her sabah onu görmeye ne kadar alışığız bu dünyada.  Yakınlaş biraz ey okuyucu!, daha  yakınlaş mesafe ile değil ruhunla Bütün algıların aç!., bir soğuk memleket burası .Oradan fersah fersah aşağıya, gökten bu mavi küreye bakan sensin.iniverdin değil mi? inmek ne kolay çıkanı seyreden.burası, Rusya diye bir buz ülkesi,orada da bir küçük yerleşim, Alabushevo !hey hat burası benim olmakta seçmediğim bir yer. Konumumun sahibi ben değilim. Belirleyicisi, ben değilim. Ben buralıda değilim. Ama burada doğdum, yaşıyorum ve öleceğim. Ne kadar küçük bir nokta içinde kendi büyük benimi duyumsayarak hiçliğimi kazanıncaya kadar..

Kırmızı  rengiyle, kanatlarını sarsan rüzgâra,

Zurnanın sesiyle

Rengi çoktan karardı.

Buz kadar ağırdı.

Düşüyordu.

Bu gitmenin arkasından çıplak sesler,

Artık duymuyordu.

Ah işitmezliği

Ah duyarsızlığı,

Kaçmak ve bir daha hiç gelmemek istedi.

Ulaşılmaz bir çığlık gibi

Sesini rüzgârın,

Duymazlıktan geldi.

Ve aksine!

Hiç  durmadan gözlerinin içlerine baktı.

Uçurumlarına dalarak,

Kartallar gibi rüzgârın kucağına düşerek

Dolarak,

Kendi derinliklerini tepeden gözlüyordu

Düşerek,

Düştüğü  yere çarptığında

Bir daha burada hiç uyanmamak istedi.

Sabah uyandığında tekrar uyanıp uyanmamak arasında epeyce kafa yordum. Uyanmak, bu yalnız ve acı gerçekliğin arasında hiç istemediğim bir durum. Gün ışığı dolan atölyem, ne kadar açılsa ne kadar kapansa hep etrafı görmemek için, tekrar uyumak için kendime yalvarıyordum. Battaniyenin ince kıvrımlarında sıcak bir bedenle kendi yalnızlığımı paylaşıyorum. Battaniyeyi bir beden gibi bacaklarımın arasına arta kalan yerlerini de göğsümün üzerine bastırarak tekrar uyudum.

Tekrar Uyandığımda saat 12 olmuş. Şimdi uykudan uyanmak için uğreşırken, henüz etrafı algılamakta zorlanırken, alelacele yere mi yoksa ayakkabılarımın yanına mı koyduğum astigmat gözlüğümü aramaya başladım. Çok küçük bir oda olmasına rağmen hala bulamamıştım. Öğle uykusu böyle sersem yapardı insanı.

Ama o iki uyanıklık arasındaki “ölü vakit” aralığına ve yaşanmamışlığa çoktan teslim olmuşum.

Aradaki hissiz saatler, her zaman bende var olan ama düşünceme karşı uygulayabildiğim tek savaş alanı.

“Peki, bilgelik sıçramada mıdır öyleyse? Bu dünya gerçekliğinden kopuk gitmek midir” (Lactantius, Tanrının gazabı üstüne, XIII. bölüm)

Gözlüğümü  bulduğumda, hala yatakta olduğumu fark ettim. El yordamıyla aradığım gözlüklerimle buluştum. Onu göremiyorum ama o bana dünyanın gri atmosferini gösterecek.

Ah! Bu sırada, Eskizlerime bir bardak su döktüm. Geceleyin duvarlara asmayı düşündüğüm ama bir türlü yer bulamadığım eskizler. Kara Mürekkeplerini, kâğıdın üzerinden kusmuş tümüyle küçük bir gölet olan, suyun içerisine bırakmışlardı. Üzüldüm. Hayal kırıklığım hat safhada. Kendime kızıyorum. Oysa ne kadar değerli idi. O eskizler. Eskiz bende yalnız bir eskiz olmanın dışın da en doğrudan yaratım nesnesi ve boyalarla makyaj yapılmamış bir evren güzeli.

Hemen bu gelip gitmeler arasında yerdeki bardağı kaldırdım. Yatağımı devirmemeye uğraşarak, oturur duruma geçtim.

Şimdi, Aklımdaki sorularla ve iki haftadır üzerinde çalıştığım projenin içindeydim.

Bu galvanizli metal, iğrenç, görüntü ve aç bir Afrikalının derisinden çıkmış kemikler gibi, yatağın iskeleti. Aklıma, askerde olduğum günler geldi. Sahi oradaki yataklarda böyle demirden ve soğuk, ızdırap vericiydi. Yatan askerler, hiç dinlemeden sırt ağrılarıyla kalkıyorlardı. Dahası onların da bir şiltesi yoktu.

O zamanlar, geleceğimi hep iyi bir gelecek gibi hayal etmiştim. Umutlar, Güzel düşler içinde 10 yılda, sadece bulunduğum şehir değişmişti. Öyle ya özgün bir ressam olacaktım, şöhret ve mevki sahibi, tabloları gerçekten önemsenen ve para ödenen. Ama şu hale bak ki yaratıcılığımın en uçsuz bucaksız olduğu, bu yıllarda bile, en iyi eserlerim yalnızca karnımı doyurabiliyor.

“her şeyin kendi zamanı vardır” dediğimizde zaman adını kullanırız. Bu şu anlama gelir: Gerçekten var olan her şey, Her var olan doğru zamanda gelir ve gider ve zaman onu tayin ettiği sürece bir süre kalır. (Heidegger, M. 2001)Zaman ve varlık üzerine,. Baskı Ankara: Burak ofset

şu hale bak ki on yı…l Zaman benimle birlikte geçiyor. Ama zaman yalnızca beni eskitiyordu. Zaman var mıydı? Sadece bendeki zaman mı zaman anı?

Bir anda bu düşünceler arasında yaşam mekânıma geri döndüm, bir proje: , 3 metreye 3 metre bir oda, burası atölyemin içinde ikinci bir matruşka. Yapma, bir oda, burası da bir hücre. Bir deney kapsülü gibi. Tasarlandı ve uygulandı.. Ama projemin en son ve en başlangıç yeri de burası. Benim içimde olduğum ama kendimce yaratılmış bir proje.

Metal yatağım, gürültülü yaşlı bir adam gibi gıcırtılar çıkartıyor. Üzerinden kalktım. Bu sürede otuz dakikamı düşünerek geçirivermişim. Gece içtiğim ucuz el yapımı şarabın etkisiyle, damaklarım birbirine yapışmış. Geriye dönüp, metal yatağıma baktım. Sahi yere ne kadar yakındı, eski ayakkabılarım ise sandalyenin hemen yanındaydı. Nasıl bir yoksulluk içindeydim. Bugün de diğer günler gibi miydi? Hep bitirilememiş projem üzerinde çalışıp da başaramayacak mıydım? Yine aynı mekân, yine aynı, hücre. Burası, benim mezarım mı? Yoksa her gece yalnızlığımı yaşadığım bu mezar çoktan karardı mı?

Ayaktaki bedenimi aynada hayal ediyorum. Aslında hayâlım şu anki gerçek görüntüm.. Üzerimde, Askılı bir atlet ve polyester bir eşofman. Daha iyisini beklemeye hakkım da yok. Üzerimdeki elbiseleri ve ayakkabımı, Avrupa taklidi üretim yapan fabrika önlerinden, seyyar bir tezgâhtan almıştım. 4 Ruble tutan elbiselere Param yetmemişti. 2 Ruble ve bir  suluboya resmimi vererek sahip olmaya çalışmış,ama başarılı olamamış, yinede alamayınca çocuğa yalvarmıştım.

Şimdi üzerimdeki elbise, Bu kefen, üzerimde asılı. Askı da ben. askıda olan yine, ben. Eşofmanım ,çoktan, eskimiş kimi yerlerinde geceleri uyuya kaldığımda, üzerime düşen sigara külünün yanıkları var. Bu yanıklar 10’luk bir matkap ucunun düzenli açtığı delikler gibi beyaz derimi eşofmanın altında buğulu camları elleyen ve izler bırakan çocuk parmakları gibi gösteriyordu.

Çoraplarım betondan yapılmış heykeller gibi tek bir şekle sahip. Bütün elastikiyetini terk etmiş. Onları yıkamayı çoktan bıraktım. Sabunu yalnızca zorunlu ihtiyaçlarıma kullanıyorum. Bütün kirine rağmen benden ayrılmayan çoraplarım, ayaklarımda. Onlar yine de üşütüyorlar beni, yoksa onlarda, karım gibi beni terk mi etti?

Geceleri çok soğuk oluyor, üşüyor ayaklarım. Dahası ayaklarımın  üşümesi. Isıtamadığım atölyem, partinin verdiği 4 torba kömür, hepsi, çoktan bitti. Kömür de yandı gitti. gerçi çaba saffettim ama, sadece iki avuç kömür yaktığım günler oldu.  Yinede arkası gelmeyince Alabushevo soğuklarına pek çabuk yenildim. -20 derecede 4 torba kömür neye yeter ki? Soğuklarda bir tarafa, kalp hastası bir kişinin ayaklarını ısıtmak ne zor. Kalp Hastalarının ayakları, hiç ısınmaz derler. Yaşayınca anlıyor insan. öyle ya acıyan her yerimde, gerçeklik işte orada

Bundan iki yıl önce sol kolumun ağrısıyla gitmiştim Doktor, Teryaevo ya . Beni ilk tahlil ettiğinde küçük tansiyonum “0” çıkmıştı. Bana ,—sen kalp hastasısın! Dediğinde, geleceğe hayata dair bütün ümitlerim kırılmıştı.

Ama ameliyatımdan sonra bile hep düşündüğüm iyileşebilir miyim den   daha çok, Ayaklarım ısınır mı? Olmuştu. Üşümem azalacak mıydı? Ayaklarım ısınması iyileşmeme bir delil mi olacaktı? Ayaklarım üşüdüğünde kendimi bu dünyadan değilmişim gibi düşünüyorum, bir ölünün ayakları buz kesmişler. Bu kadar!

Ameliyatımdan sonra üşümelerim azalacağına bilakis arttı. Çoraplarıma baktığımda ayaklarımın üşümesi kalbimin sızısına geçerdi..

Geçirdiğim zorlu ameliyattan sonra, Kalbim de bir pil var şimdi. Doktorum Teryaevo basit bir operasyon demişti. Ama ne zor bir ameliyat olmuş. yüreğime, kabloları geçirirken Kalbim ameliyat sırasında durmuş,. Yüreğim paydos!demiş ama ne paydos!.Ancak o gün hiç bilinmeyen bir sebepten,  yalnızca kapatmış kendini,Nadir görülen bir durummuş,bir anda çalışmaktan vazgeçmiş oysa 34 yıldır, sekmeden çalışıyor bedenimde. Kalbime şok vermişler ama çalışmamış yine de, dahası yaşlı hemşire Tropareva yumruklayarak çalıştırmış. Bu hemşire tüylü kıllı bir adam. Bir Rusa benzeyen tek özelliği sadece adı olsa gerek. Bence, Pakistanlı gibi esmer, burnu bir karganın gagası gibi hem aşağıya düşük hem de kibirli. Eşinden on yıl önce ayrılmış. Şimdi hastanede zemin katında bir oda ve üç öğün yemek. Morgun hemen yanında. Doktorlardan kaçamak birde içtiği sarma tütünler…

Ameliyat mı? Sonrası da beni hemen ameliyata almışlar. Göğsümü 2 cm lik bir neşterle 25 cm kesmişler. Kalbime ilaç enjekte edip durdurmuşlar. Tropareva şöyle diyor. Yüzünü kapat diyor her insanın ciğeri kalbi aynı. Sahi kalpte ruh var mı? Diye bana soruyor. Kalbimi gövdemden ayırıp aort damarımı dikmişler. Bu arada 5 ünite, asi kanı vücuduma almışım.Sonradan o kan ücretleri için borç almam gerekti .Ama ne borç, 50 rublelik tablolarımı 2 rubleye zorla satabildim.Doktor canından değerlimi dediğinde ,evet canım resimlerimden değerli diyemedim…

Uyandığım da kendimi doğranmış olarak bulmuştum. Nasıl bir sarsıntı ki yalnızca tavandaki kar beyazı flüoresanlarla karşılaştım. Bu zamanlarda üşümemin sebebi aort damarımdan dolayı olduğum kalp ameliyatı. Dahası kalbim her normal insanınki gibi değil dakikada 50 defa atıyor. Dolayısıyla da kan vücuda gerektiği şekilde dağılmıyor.

Ayaklarım, parmak uçlarım, kulaklarım, bunları hep algılarım, neden mi? çünkü bana hep mesaj gönderirler. Isıt bizi! Bu metal yatakta göğüs ağrılarımı daha da arttırdı. Metal yatağın yayları ucuz olsun metal şeritlerden yapılmış, bu işkence aletleri, geceleyin bedenime işkence ediyor, her sabah uyandığımda, ayrı bir ağrı, göğüs ağrısı, kalp ağrısı, Zaten bu yatak ameliyat masasından çok farklı da değil. Ancak genişliği 50 cm var yok ayaklarımı düz uzattığımda dışarıda kalmaması imkânsız. Ayaklarımın ucundaki battaniye karşıdan Başı bağlı bir köylü kızı gibi duruyor. Battaniyeye sığmak zor. Daha çok ben onu örtüyorum. Boyum 183 cm. Ama battaniyenin boyu 150 cm. Ayaklarımı kapatıyorum. Ama yine de gece uykumda başım üşüyünce tekrar çekiyorum. Bazen içimden ayakkabımla yatmak geliyor. Ama gündüz yürürken, tabanı ıslanıyor sokaklarda.

Zaten mevsimlik bir ayakkabı pek çabuk altı su alıyor. Ayakkabıları aldığım eskici Çocuk, bu ayakkabıları zengin bir partiliden almış. Dahası uzun süre giyilmiş bir ayakkabı. Sıkılınca bir rubleye satmış. Tabi bu çocuğun sözü. Alırken çok ihtiyacım vardı bu ayakkabıya, ayaklarımı, Isıtır diye düşündüm. Ama hevesim pek çabuk kayboldu.

Bu düşünceler arasında, bir anda ayakkabıyı aldığım sokak geldi aklıma. Bir de bu eski manda derisin den, en ucuz yerinden ayakkabılar. İlk aldığımda yürüdüğüm sokakları anımsıyorum. Yeni ayakkabılarımla, hafif buzlu Alabushevo sokaklarından yürüyerek, aynı zamanda ev olarak kullandığım bu atölyeye ulaşmaya çalışıyordum. Yolda yürürken aklımdaki projenin açık hava projesi olarak olup olmayacağını düşünüyorum. Hani sıçrama sadece gökyüzüne mi olmalıydı belki de yeryüzüne doğru bir atlayış da olabilirdi. Sonuçta; yükselmek ya da düşmek. Sahi,Hangisinde düştüğümüz, hangisinde yükseldiğimiz kimin bilgisin de

Hermes’in büyük sırrını öğrenebilmek için geçirilecek sınavlar pek güçlüdür. Aklı ve iradesi güçsüz olan istekliler, ya yolun dönülebilecek parçasından ters yüz edip geriye dönerler, ya korkudan çıldırırlar, ya da bin bir ürkütücü görünüş içinde yürekleri duru, bir uçuruma yuvarlanır, ölüp giderler sınavı başarıyla geçiren pek az kişi vardır”Hançerlioğlu,O.1965,mutluluk düşüncesi,İstanbul,ekin basımevi.

Atölyeme, Dönüş yolumda, yürürken, yoksul ya da biraz, devletten geçimli insanlar görüyorum. Bunlar ya kahverengi ya da siyah giymişler. Canlı olduklarına dair tek gösterge, hareketlilikleri. Kara kadınlar ve kahverengi erkekler, tek aydınlık noktaları, yüzleri. gözleri ise pili bitmekte olan bir el feneri gibi biraz kararıyor biraz aydınlanıyor. Hepsinin içinde en derinden ızdırapların olduğunu anlamak zor değil.

Bu sırada uzaktan, ovadaki kuzuları, tok karnıyla izleyen bir kartal gibiyim. Bütün mekan sessiz bir film gibi..Buranın algılayanı da benim ,Anlayanı da . Yalnızca, var olduklarını düşünüp düşünmeme arasında, yıkık bir ezgiyle, keman sesi aklıma geldi. “Lafille De Pekin” bütün cehennemi anlatan, isyanlarımızı seslendiren bir öykünmeydi.

Voltaire “Candide” “insanoğlu, önüne açılmış olan birçok yollardan dilediğini seçmekte özgürdür.”

O halde ben de sıçramayı seçiyorum. Bu en büyük direnişim.

Artık, Bir derin düşünme parçası gibiydi. Ama ne kadar ağlamaklı ve hüzünlü ezgisiyle insanların ağzından çıkacak her şeyi söylüyordu. Yürürken çoğu yeri bozulmuş kaldırımlara takılmamak için ayağımı sürüyorum, yere bakamıyorum. Yolun bir sonu yok.

Dünya, maddelerden kurulmuştur. Bu maddelerin varlığını  da duyumlarınız tanıtlamaktadır. Cisimlerden kimileri bileşiktir, kimileri de bileşikleri meydana getiren elemanlardır. Elemanlar, görünmez ve değişmez nitelikte bulunan atomlardır. Çünkü hiçbir şey yokluğa dönmediği gibi bileşikler dağılınca onları meydana getiren varlıkların da varlıkta kalmaları gerekir… (Hançerlioğlu, s. 96)

Her son bir terkediş. Bir yunan heykelinin idealize edilmiş ama asla insana ait olmayan bir tapınak görüntüsü gibi karşılayan ve üzerinde siyah ve gri boyaları olan, dış nişleri özensiz yapılmış, eski ferforje kapısı demirci ustaların yoğun emeğiyle şekillenmiş, apartmanla karşılaşıyorum. Kara pencereleri, sanki gözleri. Yüz yüze bakışıyoruz. Bu öyle bir apartman ki dışında insana ait tek gösterge insanlar tarafından yapılmış olan emek ürünleri.

Üzerindeki siyah ve gri renkli boya, uzaktan bir kral mezarı gibi görünüyor. Ona doğru yürüdükçe sağdaki kırık ve bazı yerleri onarım görmüş, eski püskü dükkânları görmeden geçemiyorum. Yine önünde elinde sarma tütünle ayakkabı dükkânını bekleyen bir esnaf, pırıltısız ve şatafatsız. Hemen yanında ikinci el kitap satan bir sahaf. Vitrini dahi yok, içinde birkaç insan. Ellerinde, eski kitaplardan kurtulmak istedikleri kitap dolu çantalar. Hemen yanında, çoktan tezgâhını kapatmış, kepenksiz bir dükkan. Vitrindekiler ise kırık dökük eşyalardan oluşmuş. Vitrinin eski ahşap çerçevesi artık orada olmaktan dahi sıkılmış. Binaya oldukça çok yaklaştım. Tam adımımı yola atıp, karşı tarafa geçmek üzereydim ki, bir askeri araç hızlıca yanımdan geçiyor. Bu son derece eski bir araç. Bir benzin düşmanı. Kendi ağırlığı kadar enerji tüketen bir canavar. Kasasında Kalaşnikoflarıyla, askerliklerinden bezdiğini düşündüğüm iki asker. Hemen üstlerinde, bir çadır. Kimi yeri artık eskimekten tamamen parçalanmış. Askerlerin yaşları, yanaklarındaki pembeliklerinde gizli. Ancak kaşları aşağıya düşmüş. Gençlikleri ile tam bir zıtlık oluşturuyor. Bıkmışlık ve sarsılmışlık. Görevlerini yapma bilinci, ama tamamen sürünün içinde olma durumu. Arabayı izlerken görüntü, uzaklaşıp gidiyor. Onların Gözlerini göremiyorum Artık. Şimdi onlar da bende, yalnız bir imgeden başka bir anlam taşımıyor.

Apartmana girmeyi planlarken, ayağım kapının önünde karaya çakılmış bir gemi gibi duran ilk basamağa takılıyor. Sendeliyorum. Bunun etkisiyle eski kapıya sol elimi atıp düşmekten kendimi kurtarıyorum. Fakat öylesine garip bir durum ki, elim soğuk kapı demirine değdiğinde, bütün tozunu elim alıyor. Varlığım hemencecik bir simge gibi bu el işçiliği metal yüzeye düşüyor. Bir an için bütün siyah yüzeyin içinde tek canlı varlık elim. Müthiş bir zıtlık oluşturuyor.

Demir kapının mutluluğunu kıskanıyorum. Durumundan tamamen habersiz, burada inorganik bir şekilde dimdik ayakta. Yarın da burada ve eritme haline gelinceye kadar, bir hurdacının potasına karışıncaya kadar, büyük bir mutlulukla burada. Ama enteresan ki bu mutluluğun farkında değil. İçeri girerken parmak izlerimi, mutlu kapının üzerinde bırakıp, sağ ayağımı apartmandan içeri sokuyorum. Artık o bütün hafızama girip beni etkiliyor.

İçeriye girdiğimde, bir garip manzara. Ahşap ve Beyaz renk posta kutuları. bazıları açılmış.;çine baktığımda koyu gölge içinde 1 mm’lik toz tabakasını görüyorum. Toz tabakası bütün kutuların içine, yeni evi gibi benimseyerek girmişti. Diğer kutularda posta kutuları belli gibi yaşlanmıştı. Hangi mektuplar kimlerle buluşmuştu? Mektuplar bu posta kutularında alınmayı beklemişlerdi. Posta kutularında apartmanda oturan eski sahipler. Sahi kimler yaşamıştı. Hangi yoksunluklar içinde burada yaşamışlardı.

Ne kadar terk edilmiş bir binaydı. Kaybolmayan sesler, bütün ağırlığı ile bu evde kalmıştı. Anılara dair duvarlarda çizikler, her anın bir imzası gibi.

Posta kutularından uzaklaşırken, tamamen eski gibi görünen, mozaik merdivenlerle karşılaşıyorum. Basamakların ortaları o kadar eskimiş ki, onlar ayak izlerinin oyduğu basamaklar, üzerinden geçen çok fazla ayak izinin ağrılarını taşıyan merdivenler.

Merdivenlerden çıkarken apartmanın üst boşluğundaki kırılmış ışıklandırma boşluğunu gördüm.

Boşluk üzeri tamamen camla kapatılmış. Uzun ve yorucu yüklerine dayanamamış. Sonunda kırılmış, çoğu, Aşağıda. Parçaları gövdesinden ayrılmış, yeni cam kırıkları, güvercinlerin taşıdığı sarı, kuru dallar. Bol miktarda güvercin pisliği. Beyaz, kahverengi ve şeffaf bir karışımla her maddenin inorganik varlığını ve sonunu hatırlatıyor. Camların üzerine konan pislikler tamamen mürekkep lekeleri gibi, düştüğü an negatif bir fotoğraf, bu fotoğraf beyaz siyah zıtlığında.

Güvercinler, artık burayı bir yol etmişler. Girip, çıkıp, yuvalarına eski insan evlerine taşınıp duruyorlar. Ne güzel ki kanatlara sahipler. Her yukarı çıkışta ve inişte, kanatlar aşağıya yukarıya açılıp duruyor. Onlar, cehennemlerinden kaçmaya hazırlar. Her an gidebilirler, ne güzel..

Kuşların girip çıktığı, tavandan kendimin çıktığını hayal ettim, bir an için soğuk günde kanat çırptığımı düşündüm, ne yazık ki, kanatlarımı bir türlü beni taşıyabilecek büyüklüğe çıkartamadım. Hep yükseliyor,  çıkarken düşüyorum. Ayaklarımda betondan kaldırım taşları mı bağlı?

. Başımı tekrar yukarıya kaldırdığımda, Rönesans resimlerinde ki meleklerin, ak kanatları, aklıma geliyor. Güvercinlerin kanatlarının arkasından biraz soluklaşmış güneş ışığı tamamen grileşmiş ve anlamını tamamıyla yitirmiş. Gökyüzü bütün sınırlarını kaybedip güvercinlerin sınırlarını çiziyor. Kanatların açılıp kapanması büyük bir enerjiyle gerçekleşiyor. Bazen bu enerji önceden yolda bırakılmış kanat tüylerini yerinden kaldırıp havada dönüşler yaparak aşağıya yavaş, yavaş düşürüyor. Bazen güvercinlerden kimileri, hiç kanat çırpmıyor. Tümüyle kanatlarına dolan rüzgârın gücüyle yavaşça süzülerek hedef noktalarına konuyorlar. Bazıları, alel acele düşecekmiş gibi, bir anda merdiven korkuluklarının üzerine konuveriyorlar.

Wall Whitman:

“Hayvanlara uzun uzun bakıyorum da Ben de hayvanlaşıp onlar gibi yaşayabilirim diyorum, hepsi kendi aleminde, öylesine huzur içinde. Hallerinden sızlanmazlar, kan ter dökmemekteler. Karanlıkta gözleri açık uzanmıyorlar ve ağlamıyorlar günahlarına tanrıya olan borçlarına konuşup midemi bulandırmıyorlar. Hepsi hoşnut, hiçbirinin mal tutkusuyla gözü dönmemiş, hiçbiri ne öbürünün, ne de binlerce yıl yaşamış kendi türünden birinin önünde diz çökmüyor. Hiçbiri ne dünyanın en mutsuzu, ne de en saygıdeğerdir.”

En muhteşemi ise onların istedikleri an bulundukları yerleri terk etme özgürlükleri. Uçarken yolculuklarına son vermek isterlerse anında kanatlarını kapatmalarının, yeni tamamen istemsiz bir hareketle kendilerinin varlığına son verebilecekleri gerçeği. Oysa bizim gibi yaratıkların elinde bu ancak bir hamleyle yapılabilir.

Öyle ya, ölmek istesem yine bir iş yapmam gerekmeyecek mi? Bana verilen bu derin anlama ve bilme gücü bütün olanaklarımı elimden almış atılmışlığım ve karmaşıklığım ey insanoğlu! en büyük çelişkim. Öyle ya bir ben insanoğlunun bir bireyi olarak insanoğlunun bütün trajedisini ve acılarını bilincimde içgüdümde yaşıyorum. Oysa diğer canlılar böyle mi? Bütün sadelikleriyle yalnızca hayatı yaşıyorlar. Bilmemek canlıların en büyük mutluluğu, bilginin cehennemine hoş geldiniz.

Gitmeye hazır mıyım? O kuşların eylemsizliklerinin en büyük eylemliliğinde, yok olmaya, en doğrusu kendi inorganik mutlu dünyama dönmeye hazır mıyım? Tamamen infomal bir dünyada informal bir zeminin içinde varlığımı kaybetmek istiyorum.

Daha da yukarıya doğru çıktım. Bu görüntüyü yavaş yavaş yakınlaştırarak tamamen içselleştirmeliydim. Öyle ya her uçuşlarında cam levha sınırı içinden geçen özgürlüklerini bir kazanıp bir terk ediyorlardı. Merdivenlerden çıkarken sonsuz gibi görünen koridorlara bakmamak için kendimi zorlasam da ,gözüm ilk koridorda apartman dairesinin kapılarına takıldı. Tamamen kapalı olması umuduyla koridora yöneldim. Apartman boşluğunun tavanından gelen ışığın dışında hiçbir yerden ışık gelmiyordu. Apartmanın yanındaki ve arkasındaki apartmanlar koyu gölge oluşturduklarından, çekimser kalarak apartmanın güney yönündeki odaya doğru yöneldim. Duvardaki sıvalar, tümüyle eskimiş, çoğu yeri tozlu ya da isli, bazı yerleri dökülmüş alttan beton ve sıva görünüyor. Bu dahi eski duvar neft yeşili bir renge boyanmış. Ama bu da tamamen sayılmasa da tozlu ve kirli bir renk şimdi. Yürürken arkadaki kapılara bakmadan yürüyorum. Sanki kapılardan birisi çıkacakmış gibi tedbirliyim.

Apartman dairesinin İçerisine yöneliyorum. Kapı on cm kadar açık. Kapıyı sağ elimle sanki içeride birisi varmış gibi tedirginlikle açıyorum. İnsanlar, Ne kadar mutlu iken burayı neden terk etmişlerdi? Biraz umut çıksınlar diyorum, biraz da umutsuzluk çıkmasınlar diyorum. Öyle ya yaşayanlar burada ne kadar dayanabilirdi ki? Karşı odanın kapısından dışarıdaki ışıklıkları olmasa da loş bir ışıklık var. Saygım sonsuz. Burası başka bir yer. İnsanoğlunun sesi burada. Kapıdan geçerken atölyemdeki projeme geri dönüyorum. Projemdeki sıçrama anı bu kapıdan geçişle eşdeğer. Farkı ise farklı bir sona sahip olması. Bu bir son mu?

Projemdeki sonun aslında kendi atılmışlığımın geriye dönüşü olduğunu biliyorum. Tamamen duyarsızlaşıyorum. Kapıdan geçerken yeni bir dünyaya geçiyorum. Yeni bir evren ama sıkıcı ve beni çok çabuk dışarı atacak bir bekleme anı. Ana rahminde beklemek gibi, mekân beni dışarı atacak.

Bu odadan çıkmak zorunda değilim. Daha öncekinden bir kopya sanki Aynı yolla rahimden çıkarılmış gibiyim. Atılacağım ama bu, arzum dışında. Arzumla gerçekleştireceğim bir proje benimkisi. Öyle ya bir spermin 23 kromozomundan bir de annemin 23 kromozomundan tamamen istemim dışında annemin bedenine hapsoldum ve atıldım. İçeriye girdiğimde odada atölyemdeki sandalyelere çok benzeyen kırık bir sandalye birkaç perde görüyorum. Bunlar beni sağlayan insan tasarımları. Oda kül rengi ve tamamen çıplak, çırılçıplak. Salon ve bir odası var. Bir mutfak, bir banyo, yani en fazla 80 m2. Küçük odaya kendimden bir şeyler bulmak üzereymiş gibi yürüyorum. Duvarda pastelden yapılmış resimler. Muhtemelen bir çocuk tarafından yapılmış resimlerde bacalı dumanı tüten bir ev, öyle ki yanında bir çocuk elinde top var. Yanında bir adam hepsinden büyük çizilmiş, bir de bayan var. Ne sade yapılmış bir resim, ancak top ve çatı boyanmış. Çocuğun yüzünde gülücükler var. Gülüyor. Bu çocuk sanırım resmi yapan çocuk. Mutlu ve annesi babasıyla yaşayan bir çocuk.

Ama bu yalnızca bir tahmin. Annesi bu resimleri çizmesine nasıl izin vermiş? Diğer salonda duvarda hiçbir çizim yok. Düşünüyorum, Demek çocuğun odası da burasıydı. Annesi ve babası da salonda kalıyordu sanırım.

Merakla, Banyoya giriyorum, en fazla iki metreye üç metre yani 6 m2 bir banyo. Eski ve ucuz seramiklerden yapılmış. Seramiklerin çoğu çatlamış. Tavan da nemden dökülmüş ve boya da kalmamış. Hayal ediyorum, Annesi burada ki çocuğu ,kaç kez banyoda yıkamıştı? Çocuğun tatlı gülümsemeleri kulaklarım da.

Erasmus,

Hele bir bakın; kirli ve iğrenç  bir doğum, zahmetli bir eğitim her yönden gelen tehlikelerde dolu bir çocukluk yorucu incelemelere, öğrenmelere boyun eğer bir gençlik, hastalıklar ve sakatlıklarla çevrili bir ihtiyarlık, acı  bir zorunluluk olan ölüm… (Hançerlioğlu, s. 118)

Her kişi ihtiyaçlarının doyurulmasını  ve mutlu olmayı isteyerek doğar. Öyle ya bir çocukken doğduğumda ne kadar aç ne kadar teslim olmuş bir ihtiyaç durumda idim. Sevgi, sıcaklık, açlık, bunlar benim doğumumla beraber farkına vardıklarım.(spinoza)

Bu sorgulamalar arasında dışarıya yöneliyorum. Artık boğuyor beni bu daire. Bir an önce kendimi dışarı atıyorum. Yukarıya yöneliyorum. Dört kat merdiven çıkıp çatıya geçiyorum. Bilmenin mutsuzluğuna sahibim.

“Bilgi insanı öbür varlıklardan üstün kılar. Evrenin bütün varlıkları içinde bilgiye erişmiş olan tek varlık insandır. Her ne kadar evrendeki bütün varlıklar aynı varlığın belirtisiyseler de insan, bilgisiyle, hepsinin üstündedir.” (s. 31 Orhan Hançerlioğlu, Mutluluk Düşüncesi)

“Mutluluk bilgisizliktedir.”. (Erasmus )

Mutlu olmak için, önce mutlu bir çevrede yaşamak gerekiyor. Ama bu tam anlamıyla olmayan bir ütopya. Leibniz dünya için “dünyamız yetkindir (mükemmeldir). Mümkün olan alemlerin en yetkininde yaşıyoruz. Dünyamızda her şey en iyidir.” Ne büyük bir çelişki. Ya savaşlar ya afetler ya hastalıklar? (s. 121)

Son katta, çoğu güvercin korkup uçup gidiyor. Keskin bir koku geliyor. Ancak dairelerde güvercin yuvaları, kırık kabuklar ve yüzlerce güvercin tüyü. Artık burası güvercinlerin evi, eminim.

.Kaçar gibi Aşağıya gidiyordum, Apartmandan hızlıca kaçıyorum. Atölyeme döndüğümde hala apartmandaki boşluğu düşünüyordum.. İçeriye girdiğimde bu düşüncelerden kurtulmak için desen kâğıtlarına sınırsızca çizdim. Çizdiklerim nedense hep aynı noktaya geliyordu. Hep beni taşıyamayan halatlara ek bir destek koymayı düşünüyor farkında olmadan çiziyordum… Desenler hep aynı çözüm noktasında buluşuyordu. Sıçrama benim aşkım! bu maddesel bir performans! fakat idealist bir sonuçla kendiyle buluşup,görevimi başarmamı sağlayacak.

“Peki bu dünya tanrının kurduğu bir dünya olduğuna göre Tanrı da iyi olduğuna göre dünyaya kötülüğü ve insanı neden koydu. Tanrı, kötülüğü istemiştir ama insanlara da, ona iyilikle karşı koysunlar diye, bilgelik vermiştir” (Lactantius, Tanrının gazabı üstüne, XIII. bölüm)

Peki bilgelik sıçramada mıdır öyleyse? Bu dünya gerçekliğinden kopuk gitmek midir?

Bedenimde irkilmeyle, önceden gittiğim bu yerlerden, atölyeye geri döndüm. Atölyeye geri dönünce bir büyük tiksinti ve boşluk yaşadım. Soğuk mezarımdan hiç çıkmamışım. Nasıl bir yabancılaşma ki kendimden iğrendim.

Sanki buraya ait değildim. Ne kadar kendimden olsa, burası benim hapishanem. Cehennemim. Bu dünya!

“Çılgınca didinmemiz, boğuşmamız, önemsizliğimizi bilmediğimizdendir.” (THe Conquest of Happiness. Bertrand Russell)

Bu seçemediğim bir tercihin içinde yaşayışım. Zorunlu atılmışlığımda bu coğrafyada ve bu dünyada doğmuşum. Ama ne doğuş! Öyle bir yer ki doğduğum yerde yalnızca cehennem var. Cehenneme doğmuşum. Hastalıklar, ölümler. Mutluluk oyunu oynayanlar, mutlu olmaya çalışan ama bir türlü mutlu olamayan kişiler. Hep aynı öykü hep doğum, her doğum bir ölüm oyunun başlangıcı. Yalnızca bir süreç içinde atılmışım. Cehennemim burası. Öyküm burası.

“İnsanların tümüne yakın çoğunluğunun mutluluklarını gökte aradıkları görülmektedir.” (s 77)

Hangi varlığım ya da algılanan varlığım? Ruhumun eşimi bu beden? Ruhumun vicdanını yaşayabilirim. Bedenim, ruhumun hapishanesi.

Atılmışlığıma, bir de bilginin çokluğu, bilmenin ağır sorumluluğu çok yönlü değerlendirme duyarlılığı, dahil oluyor. Her bilgi yeni bir acının anlamını da alıyor. Öyle ya sebebini sorguladığım her olayda gördüğüm yeni olay daha da farklı bir boyuta çıkıyor. Her yeni olayı farklı informal yollardan yorumlamaya çalıştıkça daha da zorlu bir sürece giriyorum. Hangi açıdan bakarsam bakayım, yeni bir problemle kendimi karşı karşıya buluyorum. Peki, ne yapmalıyım? Şu var ki yaptığım her değerlendirmede cehennemime geri dönüyorum. Her olay kendi içerisinde bencilleşiyor. O halde, çıkmaz sokaklar içinde gibiyim. Etkilemek istediğim her olay yeni bir etkileniş ve kendi iç etkileşimden etkilenerek, benim cehennemim oluyor. Bu dünya benim cehennemim!

Cehennemimdeki küller de resimlerimin desenleri, ya ateşleri?

Acılardan sıyrılmış olarak sanal mutluluktan gerçek mutluluğa geçmenin bir yolu vardı “mutluluğun engelleri olan iki büyük korkuyla, Tanrı ve ölüm korkularıyla koca bir geleneğe karşı koymayı göze alarak, savaşmak gerekiyordu.” (S. 94, Orhan Hançerlioğlu)

Onlar da şu duvarımdaki afişler. Tabi ya mutlu bir dünya, emeğin hakim olması. Rüyalar. Hiç bir zaman inanmadığım, ama hep çarptıgım kale duvarları. Ya da onun içine mi doğmuşum. Doğduğumda o var mıydı? Ya benim doğumum? onun anlamına ne getirdi? Hiç, yalnızca bir hiç çöldeki kum zerreciğinin anlamsızlığı kadar hiçliğe ait bir silinmişlik. Ben bir birey olarak neydim? bu cehennemde bedenimde hiç bitmeyen, açlık hissi, yeme ihtiyacı, gülme arzusu ve cinsiyet.  prangalarım bensiz olamaz.. Prangalar. Yaralarımı kanattığında vardım. Vardım. Buradaydım. Acımda, burada. Geçmeyen acımla ,ömrüm de burada. Bu hiçliğin içinde .ben varım .Ama ya varlığım?

Öyle ya, prangalarda, ömrüm daha uzuyor. Öyle ya acıyan yerlerimin acısı üzerimde canımda orada. Ruhum da orada. Ruhum bu bedene sıkışmış, dahası çıkamıyor. Ruhum bedenimin mahvolmuşluğun da ihtirasında ve açlığında sıkışmış. Bedende benim değil. Aynadaki ben mi yim?

Hücrem! hoş geldin demedi.Ama yinede hoş bulduk.Cehennemimde duvarlarımda proleter ya ve işçi sınıfının afişleri. Bunlar alevlerim. Cehennemin iblisleri! Dahası yakıyorlar.

Her Biri, cehennemimden görüntüler. Öyle ya cehennemim cennet gibi anlatıla dursun. Açlığım, yalnızlığım ve terk edilmişliğim, cehennemimden yalnızca en başta hatırladıklarım. Oysa güzel bir dünya gibiydi, bu cehennem. Güzel fotoğraflarla maskelenen ama gerçeğinde verniksiz zemin kaplamalı bir evde ahşap sandalyeler ucuz porselen sürahi, 2 Rublelik ayakkabım. Sabahtan beri doyurmadığım karnım. Yalnızlığım, yalıtılmışlığım. Karımın yaptıkları.

Bu düşünceler arasında gidip gelirken kendimle baş başa kalmışım. Dahası bedenimi açlığımı ve her şeyi unutmuşum. Kendime gelişimde 3 metreye 3 metrekarelik odamdaydım. Nasıl da sıçramıştım bu duyguya nasıl da dönüvermiştim.

Saat 14.00. Ben düşünürken baya bir zaman geçmiş. Zaman geçtikçe projeme dönmem gerektiği aklıma geldi. Projeme döndüğümde, vaktin geçmekte olduğunu fark ettim. Cehennemden kaçmama az kalmıştı… Geçen ay sınırı geçmek için verdiğim rüşvetler işe yaramamıştı. Rüşvetlerin boşa gitmesi bir tarafa, üstüne üstlük bir de kaybettiklerim yetmezmiş gibi dışarıya çıkmak için bütün çabalarım yararsız kalmıştı. Peki, ne oldu? Son projemi doğurmak üzereyim.

Buralar ya da oralar, ne fark eder? Başka yerler benim cehennemim değil miydi?  Oralarda yabancılaşmada daha da artacaktı. Belki daha yalnız daha iyi yaşayacaktım. Ama sonuçta ben yine, atılmışlığımla hep yüzleşecektim.

14.30

Atölye, Resimler siyah beyaz ucuz sarı kâğıtlara tek renk basılmış kâğıtlar, duvarlarda resimler. Sloganlar, asla inanmadığım insanlık uydurmalarımı bunlar? Ne kadar oldu? Bunları asalı. Bu sanal matruşka evrenini kuralı ne karda oldu? Bu renksiz gri baskılar, Renkli baskılar, Ne kadar boş. Etrafımı kuşatan kalabalık ve yalnızlık.

İşte projemin görünüşü; aylardır, üstünde çalıştığım bir proje. Beni en yükseğe fırlatacak Yerden 2 metre yüksekte esnek yaylara bağlı bir uçuş koltuğu, son paramla aldığım, askerlerden çalındığını düşündüğüm lastikli halatlarla, tavana bağlı yaylar, kırmızı mekâna hoşcakal demeye hazırım. bu projenin en önemli materyali ise kendim.. Öyle ya benim kadar bir adamı taşıyacak. bütün hesaplamalarım, sıçramamı yapmak için, hazırlığımın tamam olduğunu söylüyor. bu performansım hem görevimi tamamlamak için bir atlayış, hem de cehennem sakinlerine bir öykü!

Son bir umutla, Proje

Uzun soluklu bir proje.Sıçrama koltuğum da çıkabileceğimden  Yüksek.. Sıçrama koltuğuna çıkarken yüksekliği azaltmak için iki sandalye üzerine iki tane çamdan yapılmış ağaç koydum..

İpi çektiğimde yayın bütün gücü beni yukarıya, yukarıya taa yukarıya itecek güce sahip olacak ve bir mermi gibi bu dünyadan bu cehennemden bilinmeyen bir evrene doğru çıkıp gidecektim. Vakit gelimişti. Kendime şöyle dedim. İlya! Seninde vaktin geldi! Bu öyle bir vakit ki bu yalnızca sana ait! Göğe çıkmadaki şekilsiz düşünce göğe çıkmalı sıçramalı ama cehennemden sıçramak anlamında. Salıncak! beni sıçratacak,..

Kaçmak ve bir daha hiç gelmemek istedi.

Toprağın her yüzeyi uykudaki yapraklarla örtülmüştü

Vakit daralmıştı. Ama bu önemsizdi.

Kendi yansıması

Ah kendi aksine

Hiç  durmadan gözlerinin içlerine baktı.

Uçurumlarına dalarak,

Kartallar gibi rüzgârın kucağına düşerek

          • dalarak

Kendi derinliklerini tepeden gözlüyordu

          • Düşünerek

14.50

Cehennemimde geçirdiğim son dakikar. Uçuş saatime atlayacağım

Mutluluğun engellerinden biri de ölüm korkusudur öleceğini bilmek düşüncesi, umut kırıcı bir düşüncedir. Ölüm olayı bir anda meydana gelecektir (s. 106, Hançerlioğlu)

saat 14.59

Her şeyi, ayarlamıştım. İpi çekmemle beraber lastik yaylar bütün enerjisini koltuga boşaltacak. Ellerim titriyor. Bedenim yaşayacağı deneyime hazır mı?(son kez tekrar kızdım. Bu sürü düşüncesi neydi? Bize hangi duyguları ajite edip sonra içimizi oymuşlardı?)

Performans; Önce tamamen soyundum. Annemden doğduğum gibi. Bu dünyaya nasıl geldiysem öyle gitmeliyim. Önce ayağımı bastım, Bu trajik, evrenden yeni bir evrene sıçramak için atlama aparatının üzerine çıktım. Aparata bütün ağırlığımı vermemeye çalışarak ipi çektim. Büyük bir ses çıktı. Şimdi! Uçuyordum. Dahası projemdeki gerçekleşme anlarım eskizlerim, hatta güneşli bir gündeki kaçışım, evet cehennemden kaçışım başlamıştı. Bu bir iki sn. hemen hücremden hürriyete kaçış saatimdi.

Sanki havada uçan bir mızrak sesinin ağaca saplandığında çıkan sesi gibi bir sesti. Tam ve sert bir yükselişle tavana çarptım.

Çatıcık, benim bütün gökyüzümü kaplayan çatıcık, Büyük bir Çatırtıyla kırıldı 9 m2 odamın çatısı kırılmıştı ve dışarıdaydım. Mermi gibi yukarı uçmaya başladım. Uçuyordum. Bütün prangalarımla ve kopmuşluğumla döne döne! Kulaklarımda ve bilincimde bir Kızılderili şamanın anlaşılmayan bağırtıları kaval sesiyle aka, aka, çıka çıka göğsümü ferahlata ferahlata çıkıyordum. Bir mermiydim.  Altımdaki zemin çoktan bir yelkovan olmuştu. Bütün şekiller tek bir dairesel hareketle bütün konturlarını yitirip bulanıklaşıyordu. Rüzgâr enseme çarpıyor. Oradan da beni üşüterek göğsümün tamir edilmiş bölümünden geçip, bütün varlığını hissettiriyordu.

Uçtum, Sıçradım! Bir iki dakikada gökyüzüne çıktım. Gökyüzünde havasız kalacak kadar yükseldiğimde nefesim tıkanmak üzereydi. Artık cehennemden ne kadar uzaktım. Ne kadar mutluydum! Bütün uzaklık bana ne kadar cehennemden ateşlerden kaçtığımı hatırlattı. Nefesim kesilmek üzereyken son kez yükseldiğim ve çoğu yeri bulanıkken gördüğüm yerde artık asılı kalmıştım.

Sirus yıldızı gibi artık teslimeyete ve acılı insanlara kayıp tünellerinde bir ışık ya da onlardan olmadığımı gösteren bir parlama ile havada çakıldım. Hiçbir şey üzemezdi beni her yaşanmamışlığın aslında ne kadar kişisel bir benlik yaşam olduğunu düşündüm. Gözlerim kapanıyordu. Başım da dönüyordu, tatlı ve güzel bir uykuya dalıyordum. Bu seçimim cehennemime karşı gerçekleştirdiğim bir görevimdi. İsyandı. Trajik olan ama gerçek olanla buluşması bitmiş kendi hürriyetine yaklaşmıştı ve sonra hep ışıksızlık, hep rahat tatlı bir uykuya daldım.

Yalnızca karanlık…

Yalnızca aydınlık…

Onun içindeyim

Ben oyum.

14.58

Teryaevo; geldiğimde resim atölyemin her yanının toz toprak içinde kaldığını gördüm. Sanki deprem olmuş atölyenin içindeki, yekpare odanın tavanı çatlamıştı. Yukarıya doğru Çatıyı hızla delip geçen giden bir şey uçmuştu ya da düşmüştü. Öyle ya ancak böyle bir şey bu odanın çatısını kırabilirdi. Odanın dışına baktığımda. Çırılçıplak yerde yatan Ilya Kabakov i.gördüm.

Uzun süredir yalnız yaşadığını biliyordum. Resimlerini satarak geçiniyordu. Özellikle rejimin baskıcılığına kızıyor, istediği gibi sanatı yapamamaktan ve eserlerinin anlaşılmadığından bahsediyordu. Ona göre “bu toplum yalnızca alışkanlıklara sanat “diyordu. Karısı dahi bu özgün adamı anlamamıştı. Tek problemi bunlar da değildi. Hayattaki adaletsizliklerden bahsediyordu. Adaletsizliklere kızmasının beraberinde artık sıkılmıştı. Bu dünyanın asıl cehennem olduğunu hiç dünyaya gelmemiş olmaktan bahsediyordu. İrade onun en büyük sorgulamasıydı. İradesizce dünyaya gelmekten bu bedene sıkışıp kalmaktan dem duruyor. Bunun ancak sanat aktarımı ile özgürleşen bir ruhla olacağını söylüyordu. Bununla ilgili soyut somut resimler yaptı. Bazı denemeler. Belki bu garip alet de onun bir çalışması olabilirmiy di?

Ilya Kabakov ın Kafatası dağılmıştı. Ameliyatta boydan boya kesip açtığım  25 cmlık göğüs kemiği gövdesinden dışarı çıkmıştı. Gözlüğü kırılmış. Yüzü de kesikler içinde kalmıştı. Gözlüğünü basit bir lastikle başına bağlamıştı. İnsan ölmek isterken neden gözlük takar kı? Ama hemen hasta kalbine elimi koydum, nabzını kontrol ettim. Ölmüştü.. Bunu hangi amaçla yaptığını anlamıştım. Ağlamağa başladım. Cesaretini kıskandım. Yüzünde çok güzel bir gülümseme vardı. Sanki bir melek tasvirindeki betimleme yüzüne takılmıştı. Öldüğünü anladıktan sonra. Atölyesinde dolaştım. sıçramıştı. artık o evrene eklenmişti.bütün eklenmişliği ile bu gri evrende cesareti ile ayıklanmış tek sirius oydu.ağladım.

. Dışarı çıkıp polisi çağırmak üzere apartman kapısına yöneldiğimde saat 15.00’ti.


“ ZAMANIN KAYBOLMADIĞI BİR DÜŞLER ÜLKESİDİR ERMENEK”

“ ZAMANIN KAYBOLMADIĞI BİR DÜŞLER ÜLKESİDİR ERMENEK”

Ermenek’te zaman kaybolmaz.Mor dağların,zümrüt vadilerin,binlerce yıllık bağların ve her yerinden gürül gürül fışkıran su kaynaklarının ülkesidir .Onun esrarlı güzelliği kendini asla gizlemez.Bu coğrafya kendine yaklaşanı zümrüt bir mıknatıs gibi çeker ve hangi yönden girerseniz girin  ansızın bir yamaçtan göründüğünde mor dağların,cennet bağların,dal dal, bal yemişlerin  ve tertemiz insanların ülkesinin sonsuza kadar tutsağısınızdır artık.
Ermenek’te zaman kaybolmaz.Dört bin yıl önce Maraspolis’li bir taş  ustası veya Luvi’li bir kız çocuğu Yassıkaya’dan bu esrarlı manzaraya doğru baktığında ne hissediyorsa dört bin yıl sonra aynı doyumsuz manzarayı seyre dalan bir yabancının da aynı şeyi hissetmesi bundandır.Negroit’lerden Hattti’lere, Hepalla’lılardan Maraspolis’lilere, Asurlular’dan Babil’lilere,Lidya’lılardan,Frigyalı’lara, Pers’lere,Romalılar’dan Karamanoğulları’na dek bu coğrafyada yaşamış gelmiş geçmiş tüm medeniyetlerin ve ruhların huzur içinde ve kardeşce yaşamaya devam ettiği, tüm zamanların üzerinde ikincil bir zaman ve mekan bütün benliğinizi kaplar,içiniz insan sevgisiyle dolar.Bu eşsiz atmosferde adeta arınır, aslında tüm insanlığın kardeş olduğunu,Adem ve Havva’nın çocukları olduğumuzu derinden idrak edersiniz.
Ermenek’te zaman kaybolmaz.Siz Yassıkaya’da düşlere dalmış bu manzarayı  seyrederken önünde eşeğiyle Pancarcı Bağlarından evine dönmekte olan 8-9 yaşlarında bir Hitit kızı utanarak ama muzipçe size tam ortasından yarılmış kıpkırmızı bir nar uzatabilir.Sakın ürpermeyin!
Mor dağların yiğit ve güzel insanlarının ülkesinde yaşayanlar bozkırın ve ova insanın aksine birbirlerine kuşkuyla bakmaz,içine kapalı,kendi başına yaşamaktan hoşlanmaz,derin bir mahcubiyet içinde her yabancıyı gökyüzünden gönderilmiş bir emanet,bir melek edasıyla bağrına basar.
Bağlar,bahçeler herkese açıktır.Gürül gürül akan çeşmeleri gibi cömert,katıksız ve saf insanların yurdunda unuttuğunuz,kaybettiğiniz,artık bir daha bulamayacağınıza inandığınız ne varsa bir bir ortaya çıkar,bu mahcup insanların yurdunda derin bir arınma yaşarsınız.Örselenmiş,yaralanmış,insana olan güvenini kaybetmiş,yenilmiş,bin bir hayal kırıklığıyla da dolu olsanız bu atmosfer, semada raks eden dervişler gibi sizi girdabına alır,ayaklarınızı yerden keser,bükülen bir ışık tayfı içinde zamanın içinde yolculuk eder ve tekrar uyandığınızda bir Mevlevi Şeyhi edasıyla beklide tüm zamana ve mekana çok yukardan ve bilgece baktığınızı görür bu değişime inanamazsınız.
Ermenek’te zaman kaybolmaz.Belki de bu nedenle hiçbir coğrafyanın ve şehrin sahip olamadığı bir etkiyle çarpılırsınız.Çünkü  hayat, zamanın kaybolmadığı gül kokulu bir sağanaktır bu ülkede.
Çocukluğumda , Ermenek’te,evlerin teraslarına,geniş balkonlara ‘hayat” denirdi,söyleyiş tarzı da bir başkaydı.İnsanlar şu an kullandığımız anlamda hayat sözcüğünü sanki hiç kullanmıyorlardı.O zamanki hayat şu anki hayat değildi sanki…Hayattan anlaşılan başka bir şeydi.Evlerin en önemli bölümüydü hayatları.Yalnız oturulan bir yer değildi hayatlar.Konu komşu ,eş dost hayatlarında ağırlanırdı evlerin.Seyirlik bir tarafı da vardı ve muhabbetler,sohbetler hep hayatlarında yapılırdı evlerin.Hayatlarda giysiler gibi kışlık meyve sebzeler kurutulurdu,bulgur serilirdi,bandırmalar asılırdı.Gelen geçen seyredilir,laf atılır,hayattan aşağıdakilerle sohbet edilirdi…

Şimdi yaşadığımız şehirde evlere artık hayatlar yapılmıyor…Bir kaç metrekarelik hiç bir işlevi olmayan balkonlar yapılıyor.Hatta son zamanlarda bu balkonları da camla kapatmaya başladılar ve bu balkon kapatma işi ciddi ciddi adeta bir sektöre bile dönüştü…Bu balkon kapatma olayının başladığı yıllara denk düşüyor tuhaf bir şekilde insanlarımızın örtüye merak salması da. Artık insanlar evlerinin hayatlarında eş dost toplanıp sohbet etmiyorlar, geç saatlere kadar gülüşüp konuşmaları bütün mahalleyi sarmıyor, bir sokak öteden muhabbetin çekiciliğine kapılıp çoluk çocuğu toparlayıp teklifsiz kapılar çalınmıyor.Hoş o zamanlar evlerin kapıları hep açık olurdu,borda kapısı denilen kocaman ağaçtan kapılarda anahtar yerine parmağın rahatça gireceği bir delik olur,parmak o deliğe sokulur ve kapı kendiliğinden açılırdı ve teklifsiz davetsiz misafir olunurdu ev sahibine .Şimdi ise çelik kapılar çıktı,kasa gibi…Kilit ne kadar çoksa o kadar pahalı ve değerli oluyor bu kapılar…En pahalıları da sahibini parmak izinden yada göz retinasından tanıyanları…

Ermenek’te zaman kaybolmaz. Mor dağların, yiğit ve güzel insanlarının aydınlık ülkesinde insanlar çalışkandır, zekidir ve bir o kadarda saf ve temizdir.Şu anda bile bir sürü ilden daha fazla liseye sahiptir.Bir sürü ilden daha önce, 1934 yılında kendi imkanlarıyla elektrik santralini kurmuş,ışığa kavuşmuştur.Çocuklarının çoğu üniversite mezunudur.En çok öğretmen yetiştiren,en çok aydını olan yerleşimdir.Bu nedenle yaz aylarında,dağlarında koltuğunun altında felsefe,sosyoloji kitaplarıyla keçi otlatan gençleri,emekli öğretmenleri,kaval çalan emekli albayları,hakimleri görür ve hiç şaşırmazsınız bu coğrafyada.

“hepimizin iki hayatı var:
sahici olan, çocukken hayalini kurduğumuz.
sahte olan, başkalarıyla paylaştığımız.” diyor Fernando Pessoa..

Batılılaşma da tam bu işte demek ki…İnsanı içe döndüren,başkalarıyla paylaşılan hayatları sahte sayan…Sahici hayat sadece çocukken hayalini kurduğumuz hayat oluyor bu durumda…. Ne yazık, benim çocukluğumda herkes çocuktu, Firan Kalesinin dibinde yetmişlik dedeler çelik çomak oynarlardı.


“Sen baska şeyler planlarken olan seydir “demiş John Lennon hayat için.Çok şükür kornealarımız havayla temas ediyor yine de…Zaman hızla akarken ve her şey hızla değişirken tekerlenip gidiyoruz hayatın içinde.Yıllar önce Zeyve’de bir kır kahvesinde yetmişlik bir dede bu çirkin değişimi şöyle yorumlamış ve bir sürü üniversite mezunu arkadaşı derin düşüncelere boğmuştu : ”Evladım ahir zamanda hayat fütursuz bir yosmaya döndü, herkese parasına göre veriyor artık.”

Hayat ,meyat ile tamamlanan göçme felsefesi değil midir neticede.?Her ne kadar alıp verdiğin nefesle değil,nefesinin kesildiği anlarla ölçülse de…
Ermenek’te zaman kaybolmaz.Belki de bu nedenle hiçbir coğrafyanın ve şehrin sahip olamadığı bir etkiyle çarpılırsınız.Çünkü hayat, zamanın kaybolmadığı gül kokulu bir sağanaktır bu ülkede.

“ve sen boynunu öperken

beni sarhoş bir okyanusla titreten
ülke,

sevgilim olur musun ? ”


Adnan Açıkbaş 15.12.2009 Konya

Henri BERGSON /Madde ve bellek üzerine düşünceler/Kabuller ve yorumlar.

Henri BERGSON /Madde ve bellek üzerine düşünceler/Kabuller ve yorumlar._1_

Tin ve madde gerçektir ama kimilerine göre bunların arasında hiç de yakın olmayan ilişkiler vardır. Maddenin algılanışımda insan tamamen bir bütün algılamasına gitmekte maddeye, genel özelde diğer maddelerden ayrı tutmamaktadır. Maddenin algılanışında dış duy argaçlarımızı kullanırız. Bu maddenin algılanışında bizim kendi algımız onun algılanmasına fakat kendi duyuşumuza yani varlığımıza yol açar. Aslında bizim bu maddenin algılanışındaki duyarlılığımız çok insanıdır. Ve burada maddenin algılanışı diğer madenin algılanışının bir delili olmaktadır. Örnek olarak şunu söyleyebiliriz kendimin duyuşu ve kendi algımı başkaları için tamamen farklı bir algıdır bu diğer maddeler içinde böyledir. Kendi durumuzda sıcak soğuk düşünceli duygulu ve diğer durumları içsel olarak yaşarken diğer insanlar için kendi duyuşunda bir varlığız ve onu algılamaktan çok uzağız. Onu var edenlerden birisiyiz ama o olamayız. Bu taş içinde böyledir kendimiz canlı varlıklara kondurduğumuz soyut imgelerden çabucak uzaklaşmalıyız.

Birde algılanan bir durumda ikinci bir durum olarak bizim algı yorumlarımız oluşturan bilinç durumu ve bizim kendimizin algılarını yöneten ve hesaplar yapan beynimiz vardır bu ikisi bir nesneyi hangi ortaklıkta resmeder? Bu yönüyle beynin üzerindeki ve bilincin kendisindeki duyarlılık durumu ve ilişkisi tamamen birbirine bağlıdır.

Dünya bilim yasaları ve içinde doğduğumuz “gerçek”in sanın duyargalarıyla hissettiği ve ağıladığı gerçek dünyadır. Bu katıdır doğrudur ve yalındır. Bizlerin bu konumu bir hayvanınkiyle eşittir onun algılama sınırlarının sınırlılığı onun bu gerçeğin içinde doğmuş olduğu fikrini değiştirmez.

Bu karşımızda olan yanımızda üstümüzde ve her türlü kendi dışında lığımız bizim dışımızdadır bu bizim gördüğümüz her şeydir. Ki burada görme nemli bir sınırı açarak imgeler dünyasını genişletir. Buralarda gördüğümüz her madde aslında birileri, üzerin de ama birbirleri ile derin ilişki içindirler suyun toprağı çamur yapması ve bizim ciğerlerimizle oksijen dolması yaşamamız kan hücrelerimizin bununla beslenmesi… Bu değerlere bir şey katmamıza gerek yoktur. Onlar Mevcuttur ve vardır. Bununla birlikte Bergson’un dediği gibi ve kanımca doğru olan bu görüşe göre insan bedenini algılasa da bunun içeriğine dair kendi ufkunun dışına taşamaz kendi içsel durumu ile bedeni bir çatışma yaşamaz mı? Kendi ruhu coşarken bedeni yorgun düşmez mi?

Burada kendi içimizi duygularımızı ve görünüşleri bilemeyiz.


Mustafa Cevat Atalay.

Kural koymada sanatçı özgürlüğü _2_

Kural koymada sanatçı özgürlüğü
_2_

Mimaride her gün yeni yapılar tasarlanmakta ve üretilmektedir. Üretilen fonksiyonel yapılar, organik bir işlevden genellikle uzak olmaktadır. İnsanlık Tarihi boyunca yapılar; geometrik formlar ve kurallar ölçü alınarak yapılmıştır. Bunun sonucu olarak, formlar her zaman geometrinin sınırları ile fizik yasalarının içinde kalmıştır. İşte, Bu yasalar dünyanın yerçekimi kuralları ile sınırlanır.
Şurası Açıktır ;fizik kuralları, sanat eserinin tasarlanma amacın dan başlayarak ihtiyaçlar ve yasalar temelinde kendi üretimini oluşturur. Zorunlu fiziki kural ve sınırlılıklar insan odaklı fonksiyonel ihtiyaçlarında zorlamasıyla sanat eserindeki yaratma olgusunun takılıp tökezleyeceği sınırlar oluşturmaktadır.
Mimari yapının dokusunda içyapı ve dış yapı diye temel iki yapı bulunur. Genellikle günümüz mimarisinde bu yapılar birbirinin üzerine giyilir. Yapı, Kendi içinden çıkan gibi tasarlanmaz. Kendinden çıkma kendi özünün dıştaki yansımasıdır. Yaratma her zaman kendi etinden ve derisinden olmayabilir. Yaratma sınırlarını sanatçı belirler. Belirleme ne kadar önceki kural ve yapılanlara bağlı kalırsa o kadar sığ ve tekdüze olur.
Sanat eserindeki öz’ün üzerindeki Dış kabuk ne kadar güçlü olursa olsun o kabuk içinde tam ve saf olarak çalışan fiziki kurallara ait bir yapıyı bulundurur. O halde dış kabuk tatlı bir illüzyondan başka nedir ki?
Estetiğin zirve yaptığı, fantastik yapılar dahi, içerisinde fiziki yasalara uygun yapı ve donatıları barındırırlar. Bu yüzden asıl özünde temel yasaları olan bu yapıları sanatsal disiplin içinde ilk, özgün yapıtlar olarak görmek mümkün değildir.
Fiziki kurallar ve doğal engeller ile inorganik materyaller engeli, mimarlıkta yaratı ve üretim sınırlarını belirler. Bu sınırlar yapıtı özünden etkiler.
Mimarlığı biçimlendiren katı kurallar, diğer plastik sanatları mimarlığı etkilediği kadar doğrudan etkilemez. Diğer sanatlardan materyale dönük olan heykel bu kategoride mimarlıktan daha sınırsız tümüyle oluşa dönük yapıtlarla ortaya çıkabilir.
Heykel, sanatçının elinde tasarım ve şekillenme sürecin de fantastik ve sıra dışı yasalara bağlı kalabilir. Yasalara zorunlu olarak kalan bir yontu dahi aslında yasaları çiğneyen bir anlatımla bizi gerçek olanın dışına çeker. Görsel sanatların çoğunun fonksiyonel ve işlevsel gibi bir tasası olmamasının bunda etkisi fazladır.
Mimarlık sanatı gibi heykelde de (bu tanımın dışında kalan tümüyle nesnesi ve konusu farklı yeni çalışmalar vardır.) boşluk ve doluluk sanatı olarak yeni konuların bu sanatın içine dâhil olması ile bireyin ve evreni sorgulanmasının yeni konuları heykelde tümüyle yeni konulara hâkim olmaktadır.
Plastik sanatlar, Resim, sinema ve diğerleri bu yönleriyle daha da fazla yaratı için uygun atmosfer ile geniş olanaklara sahiptir. Sinema yapıtları içerisine bir çok etken girmiş toplu eserler üreten süreç sanatıdır. Ancak bu akıp giden süreç sanatının doğruları karmaşık görünse de öyküleri oldukça insansı olabilir. İnsanın organik bir madde olarak sinemada konu olması da sinemanın sonluluğunun bir kanıtıdır. Bu yeni organizmanın içinde olduğu yapıtlarda dahi tümüyle sürecin akması, sinemanın içindeki yeni objelerle anlam yükler ve kuvvetlenir. Ama kalıcı değildir.
Resim tümüyle entelektüel birikim üzerinde temel bir yaratı süreci olarak algılanmasına rağmen, resim sanatı da yerçekimi evreninin içindeki dünya yasalarına yenik düşer. Sanatçı neyi resmeder? Bizim gördüğümüzün ötesinde ne vardır?
Burada sanatçının izlencesi septik yaratıcı süreci dışında, materyal olan boya ve benzeri araçlar ile sanatçı gerçeğinin görsele yansıtılmasında, tuvale asılı kalması adına tavizler alır. Ama resim sanatı burada sanatçının gerçeğinin yansıtılmasında onun kuralları içinde kalması ile sonuçlanır.( sanatçının gerçeği yansıtması olan yorumunu tuvale asmasında kurallar nasıl bir olumsuz etkendir? Ve bu etkenin değeri neidr?)
Burada yeni sanatçılar iki boyutlu formları tuvale yansıtıp bunlardan tuvalde üç boyutlu yeni illüzyonlar çıkartmıştır. Gerçekten hacmi olan 3 boyutlu formlar hayalinin tuvale yansımasının hayali sanatçılara aittir. Bu hayalin gerçekleşememesi resim sanatının kabuk sanatına dönüşmesine giden yolu açar. Sanatçı gerçeğinin yansıtılmasında ki yanılsaması olabilir mi?
Sanatçı kendi fantezisi içinde kalan, Gerçekleştirilmesi tamamen kendi hayali Üç boyutlu serbest nesnelerin tuval de öz olarak kendi duyarlılığını sanatına aktararak gerçekleştirmesini, “o” figürlerin tümüyle canlanmasını mı ister? Yoksa bundan ziyade kendi entelektüel birikimini ve hayalini yansıttığı tuvalde ki nesneler üç boyutlu anlamlarından çok tamamen nesnel simgelerin yol işaretlerinin gösterdiği düşüncelerimidir?
Hem rengi hem de görülen hissedilen boyutu hacmi ışığı ve temel alan heykel sanatı bu sınırları tümden yıkar. Geçer.
Bir öz ve sonuç sanatı olarak heykel asla bitirilemez. Bu sorunu aşmak adına bir heykele ömrünün birçok yılını adamış heykeltıraşlar, aslında mükemmel işlenmiş bir kabuk sanatını mı icra ederler?
Bu ortaya çıkan “son eser” dediğim bir süreçtir. Tamamlanmamış ama tamamlanmaya hazır bitirilmemiş ama bitmiş olduğu kabul gören bir formdur. Son eser; bizim gördüğümüzdür. Bu görünen sanat eserinin sanatçı tarafından yapıp edilmesidir. Sanatçı içinse henüz tamamlanmamış ama güzele ve doğruya dönük bir süreçtir. Burada sanatçı yapma süreci içinde tatmin olduğu ana kadar kabuğu değiştirebilir. Ama bu algısının kayba uğramış ön yansımasından heykele olan işlenişin bir görüntüsüdür. En baştaki hayal ettiği görsel duman olup uçmuştur. Yeni eser algısının ürünü değil yorumlanmış bir görselin materyale doğru yol alışıdır.
Anlatım yollarında materyaller ve fiziki koşullar devrededir. Onları yenmek artık imkânsızdır. Yalnızca hızla akan akarsuya elimizi soktuğumuzda nasıl etkisiz kalırız .ıslanan elimiz le kendimizi içine dâhil edebildiğimiz yarı aktif bir sürece gireriz.Akarsu şiddetini azaltmadan akmakta yoluna devam etmektedir.bizi bilmesi taşı bilmesiyle aynı değerdedir.
Eserin yapılışındaki bu terslikler en çok görsel sanatları etkiler . ortaya çıkan eserler genellikle tamamlanmamış eserlerdir.Tamamlanmış eserle tamamlanmamış eser arasındaki farkları görebiliriyiz ? Bu yalnızca aldığımız önceki deneyim be bilgilerin yüksekliğine ve iç duyuşumuza bağlıdır.ki iç duyuş sadece bizle değil diğer uyaranlarla da ilgilidir.İçimize Aldığımız akış eğer bizi tamamen doldurmuşsa karşısında duyduğumuz şeyin anlamı eser bitti.midir?
Ancak tamamlanmamış eser bitirilmemişse de izleyicide sanat disipliniyle yapılmış ilgi çeken bir yaratı izlenimi verir ve hayranlık uyandırabilir.Hayranlık dahası onun yüceltilmesi ile sonuçlanabilir,hatta bu yüceltme onda olmayan bir takım anlamların dahi onda olmuş gibi düşünülmesine ve kendi objesi üzerine yüklenmesine sebep olabilir. Artık o var olan bir eser olmuştur. Ama tamamlanmış eser değildir ve tamamlanmayacak kadar da yaşlıdır.eser yapıldığı andan itibaren yaşlanmaya başlar.
Bizim için Önemli oldugunu düşündüğümüz şey; eserden ne anladığımızı sanatçının ortak disiplininde yeni bir öz ve konu olarak tanımlarsa ve bilme konusundaki koyduğu yeni kuralların evrensel olup olmadığıdır.
Eser, izleyici şaşkınlık uyandırır. Eser izleyici ile empati kurarak dışarıya kapatılmış şekilde sürece dahil olur. Bu empatiden izleyicinin çıkartacağı sonuç(bu okuma birçok açıdan süre, kişi, eğitim ve zekâ, hayal gücü vb. gibi birçok değişkenden etkilenmekte oldugu bilinmektedir) izleyiciye yeter mi?
İzleyicinin eserle iletişime girip ondan gerekli verileri alması ile özgün yapıt ortaya koyarken yeni adımlar önemli oluverir.
Aynı manzaraya bakan ressamlar üretime dönüştürmede çağlarına dönemlerine ve duyuş durumlarına göre resimleme yapmışlarıdır.
Resim sanatının sınırsıza konu olmasının nedeni plastik sanatların çoğunda etkili olan geometrik formlardaki algısal yorumların tekdüzeliğinin resim sanatını etkileyemez olmasıdır.
Serbest fikrin yansıtılması resim sanatında illüzyon sanatları kadar önemli hale gelebilir. Serbest illüzyona imkân veren resim görsel sanatlar içinde tuvalin içindeki oluşan her nesne için açılan yeni bir beyaz sayfa ve sınırsız alan olarak bizleri özgür kılar. Örneğin klasik realist bir sanatçı olarak Van DYCK yaptığı resimlerde çoklukla gerçeği ve doğruyu yansıttığını iddia etmiştir. Gerçek olayların tuvaldeki beze yansıtmanın tekniği bulan ressam kendinden sonraki ışık sanatları ile tümden Yenilik ortaya koyarak “şekillerle” aslında aynı manzaranın dahi öz ve kabuklu yorumunu değiştirmişlerdir. Buradaki yöntem değişikliği tümüyle düşünsel bir süreçtir. Bu düşünsel süreçte biçim ve arka planını sanatçının etki ve sonuç algılanması sanatçıyı yeni çizim tekniklerine biçim ve rengin işlevselliği konusunda yeni yorumlama getirmiştir.
Form elemanlarından hareketle kendisiyle harmanlanan sübjektif yollarla yönlendirme yapılacaktır.
Sanatçının yapamadığı her nesne yapılmayan yapılamayan bir yaratılmamış yaratı haline gelmektedir. Bu üzerinden geçilmiş formdur.
Sanatçı YÜZEY ETKİSİ (kabuk)mesafesi (uzaklık)ve büyüklüğü (boyutu)izleyici üzerinde patlayan bir şok dalgasıyla tümüyle duygusal ya da tümüyle nesnesel bir anlama yol açabilir.
Her sanatçı “mutlak denge” aramaz. Sanatçının denge aramadığı eseler özellikle boyut, ağırlık, hacim ve formun hâkim olduğu sanatlarda dengesizlik sadece algı sınırlarında olan bizim görsel eşitleme dengemizde ki dengedir ki bu tamamen dünyasaldır. Uçak pilotlarının bazen sıklıkla karşılaştığı bir durum ters uçma sırasında tümüyle ufuk çizgisinin altı yerküre ve üstü uzay boşluğu arasında gök ile denizin birbirine karışmasının ortaya koyduğu algı kaymasına uğrarlar.
Gerçeğin içindeki gerçek olmayan algı kayması sanatçılarda da yerçekimsiz ortamda kalmış gibi gerçeği şaşırmışken gerçeğin içinde mi uçuyorlar?
Çerçeve ile vizör sınırları içinde gerçeği yansıtan sanatçı ne olduğunu bilememekte ve kısa süreli bir şok mu geçirmektedir? İşte denge burada form sanatları üzerinde hareketsizlik ve “önceden konulmuşluk” beklenen durum fizyolojisine sebep olur. Bu yönüyle dengeli bir eser geometri sınırlar kıralı önünde pek çabuk başını eğer.
Burada gölgede dengenin bir elemanı olarak kalır. Çünkü bir ve bir aradaki içeride durulan bir boşluk gözlerimize sadece görsel iki boyutlu bir resim gibi gelebilmektedir. Burada artık koyu iki gölgeden başka bir algı değildir. O halde burada karşılıklı olarak ve koyu değerleri altında tabii ki bir ışık sanatı olarak dengeli bir kuruluşa sahip çıkarız. Artık yüzeyin aktarımı ışık ve gölgenin insafına eylemci olarak sanatçının duyuşuna bağlıdır.
Özellikle mimaride kullanılan kullanılmak zorunda kalınan ritim zorunlu bir kanun olarak fiziksel kanıtın içindendir. Tabii ki evrensel yasalar içinde “olunmamazlığın” olmadığı her yerde var olanlar içinde ritim hâkim ve kural koyucudur. Kalbin vücuttaki çalışma ritminden tutunda müziksel ritimlere kadar her nesne bu yasalarla örülmüştür.
Yaşam ve ölüm gibi ritimsel olgu sürecine dâhil olabilecek bu kavramlar ritimsel duruşlardaki özellikli durum ritimsel sezgi ve sıradanlığa sebep olur. Bu da okunan tekstürün izleyici tarafından akış olarak değerlendirilmesi olabilir. Bu çıkış ilk okunanla son okunan arasında kazınan görüntünün tek bir noktada seçilip çıkartılıp yorumlanıp ortaya koyulmasıdır. Tabi ki devam eden tekstürün tek parçası bütünün sürekli devamı olarak diğer bileşenlerle yorumlanıp yeni üçüncü formun alınmasına yol açar. Bu tekstür eğer ritimsel bir hareketle beraber üçüncü bir boyutta devamlılık kazanırsa o zaman yeniden üreyerek canlı dokuya dönüşür.
Tekstür yani dış yapı; yapının yorumlanışında dış görsele dair fikir oluşturur. Sağlam yapılar sağlam dokularla güçlenirse anlatımda da kuvvetlenir. Bir yapının ruhuna aykırı olmayan bir doku ile ya da renk ile kaplanması duyu mekanizmalarının tamamen hareketlenerek farklı mesajlar almamıza sebep olabilir.
Kabuk bir eserde ne kadar güçlü illüzyon yaparsa eserden aldığımız mesajlar da o kadar güçlenir .Tabi ki kadife kumaş ile kaplanmış bir köprüyü düşünmek çok fantastik ya da bir film karesinden alınmış bir anın taklidine ait bir yaklaşım olabilir. İzleyici bu hayalden muhtemelen etkilenerek etkilenişi grafikle plastisize edilmiş yumuşaklık olacaktır. İzleyicin alışkanlıkları şöyle bağırırken “-Güçlü görünüşlü bir yapı için bu düşünülemez”. Bu deneme tümüyle onda yeni çağrışımlar uyandıracaktır.
Asfalt üzerine serilen kırmızı halıların anlamındaki nedensellik insanın duyguları ile görüntülere yüklediği anlamların güçlülüğünü anlatmaz mı ?
Tamamen düz bir yapının duvarları beyaz renge boyadık. süreç ve Sonuca bir bakalım; Titanyum bir maden olarak öğütülmüş ve küçültülmüştür. Sadece beyaz renk vermesi adına kendi içinden koparılmış şekilde yeni kabukla anlamı değişmiştir.
Yapılardaki dokusuz yüzeylerdeki renklendirme ile Düz yüzeylerdeki duyulardaki yetersiz mesajının altında izleyicilere dönük sade mesajlar bulunur. Bu sayede donuk duruş, bazen azaldığı kadar genel anlamı da değiştirir. Düz yüzey öze doğru daha güçlü mesajlar verirken organikliği de yıkar.
Düz yüzeylerin soyut anlamı anlamsızlığından daha güçlü olmaktadır. Bu düzlük hem yalın hem de tahminde bulunamayacağımız bir gövdeye aittir. Düz yüzeylerin üzerinde yeni şekiller oluşmaktadır. Bu da ışıkla ve oluşturduğu duygu varyantlarıyla olmaktadır.
Bir merkezden içeriye doğru ve dışarıya doğru çıkan doku, organikleşir. inorganik maddeler dahi organik dokularla hayatiyet kazanır. İnsan elinden çıkmış 3. maddelerde oluşturulan dokular yapay dokular orijinalin bir kopyası olmaktadır.
Burada kabuk temel olarak canlı olanlarda ve olmayanlarda dahi ayrılabilirler. Bu ikilinin ikisinde ki kabukta dahi bir öykü barınır. Birinde oluş ve üretim diğerinde ise üretiminin yan etkenleri ya da iç etmenleri ile oluşan etkenlerdir. Örneğin bir kraterin oluşturduğu doku ile bir derinin üzerinde öykü farklılığı vardır. Ama öykü ikisinde de vardır. İşte bu oluştur. Fakat her tekstür kabukta görünmek için kulak ve göz ister. Görmeyen gözler dahi bir şişenin ağzından geçen rüzgârın hırıltısından irkilir.Bu dokunuştur.(dokunuşun organik yükü fazladır)
Tekstürün kabuk anlatımda açıktır ki seçim mutlaka sanatçı tarafından olmaktadır. Bu seçiminin dahi yapılması fiziki kurallar ve malzemenin verdiği olanaklarla gerçekleşir. Sanatçı sınırlı bir alanda üretim yapar.sınırlılıgını parçaladıgında yaratı ortaya çıkar.
Materyallerin işlenme sınırı üretimin tekniği belirler. burada sanatçı tekstürün seçiminde eğer sınırsız düşüncesinin üzerinde olabilseydi mutlak sanat izleyici tarafından yüksek bir yaratı olarak benimsenebilirdi.
Burada tekstürün anlamında da yapılanda da daha çok artmıştır. Daha önceki yıllarda tekstür, Duvarlarda pek sıklıkla kullanılmazken şimdi. Dış kapı olarak ta kullanılmaya çalışılmıştır.
Doğanın zengin tekstür dokusu aslında çoğalmayla türevleşmiş uzanmış büyümüş ve değiştirmiştir. bu değişen türev yeni yüzeyler ortaya çıkarmış yeni canlılar tekrarlanarak değişime uğramıştır. Aslında birbirinin devamı gibi görünen bu kabuk tasvirlerine modern sanatçı yeni ortaya koyuşlarda sadece doğadaki güzelliği değil aynı zamanda olsa ilk olan nesnenin anlatımında yapmıştır.
Dokunun içyapısını oluşturan strüktür. Yine tekstür anlatımındaki benzerliklerle ortaya konulur. İşte bu “devamlılık” insana bağlantılı ve hoş gelse de asla bir tabloda öz anlamı karşılamaz burada tablodaki anlamın da içinde bir plan vardır. Bu plana bu doku pek uymaz.
Soyut objeler bu yüzden organik objelerden yukarda bir yerde durur. Aslında o yalnız
Kendisinin malıdır.
İşte organik yapıların bir gereği olarak taklit edilen doğa sanat eserinin konusu olamaz. Bu konu yalnızca tematik anlatımda gizlenen bir yol olarak taklidin güzelliğini izleyişiyle buluştururken özden de uzaklaşır.
Mimaride genellikle tercih edilmek zorunda kalan simetri sıkıcıdır. Ama izleyicilere simetri kolay ve anlaşılır gelir. Anlamsız şekiller de görülmektedir. Bu anlamsız şekiller dahi simetrik olursa göze hoş gelir.
Mimari yapıyı yorumlayan tüm plastik sanatları yorumlayanlar önceki bilgilerine göre yorumlarlar.
Asıl kompozisyonun yerini hiçbir şey tutmaz. Yapılarda ritimle kompozisyonun aktarımı yatay, dikey, köşeli gibi ilk resimsel görüntüde sanatçının kafasında olur.
Sultan Ahmet Camii belirgin yuvarlak kompozisyonları, kubbeleri ve tavanlarıyla son derece melodiktir. Sabri Berkel’in tablolarında dahi melodik anlatımlar hâkimdir. Ancak tümüyle bir formun üstünlüğündeki kuvvetli ama girift anlatımlarla sonuçlanan Guernico gibi senfonik çalışmalar bir orkestra tipinde kompozisyonlarla şekillenir. Bu tip kompozisyonlar da temelden olan kuvvetli sembollerle örülmüştür. İçlerinde her şeklin sınırsızlığını bulmak mümkündür. Yine de kulakları ve gözleri olmayan izleyiciler için bu karmaşık bir armonidir. Alışkanlıkları olmayanlar bütün formlardan pek çabuk iğrenirler. Bu anlaşılmazlık onlarda yabancılık uyandırır. Melodik kompozisyonlar açıktır ki izleyiciye daha sade, açık ve kolay gelir. İzleyiciye okunan her eserin anlatım dilindeki basitlik izleyiciyi sorumlu tutar. İşte ihtiyaca dönük her form tipi için yapılarda kullanılan fizik kuralları sanatçı mimarlar tarafından rahatlıkla üretilemez.
İzleyiciler özellikle bilinmez formlara karşı sıkıldıklarından düz yüzeylerde tümüyle aptallaşırlar. Bu titremeyle gelen bir korku değil sindirilemeyen bir yemek gibi mideye çakılır.Bu formlar arasında olan yeni yapılar özellikle izleyici tarafından fonksiyonel olan yönleriyle izlenirse eğitim yardımıyla eksiklik giderilebilir.
Eğitim burada başrolde değildir. İzleyici yalnızca kabuk etkisinde kalmadan asıl meseleye yani “öze” dönebilir. Asıl mesele tamamlanmamış bir desen olarak bizi beklemektedir.
Doğduğumuz topraklarda her olayından etkilendiğimiz formlar bizimle yaşar ve yaşadığımız sürece de şekillenir.
Doğduğumuz ve algıladığımız bu çevre çok çeşitli objelerle doludur. Duyularımızla algıladığımız her nesne aklımızda bir noktaya konmaktadır. Bazen güçlü bazen de güçsüz imgelerle…
Mimaride Zorunluluklarda tasarlanan formlar estetik duyarlılıklardan tamamen dışlanmış görünmekteyse de içinde fısıltılı estetik duyarlılıkları barındırabilir. Sanatçının duyarlılığı eğer tümden yok olmadıysa Onun içinde kalmaktadır. Onda yaşamak tadır sınırlar dünyasında tesadüfî durumlar dahi çok belirleyici olabilmektedir. Bu yorumlamalar tabi ki seçici olduğunda isabet yüzdesi artar. Hedef bulma da artar. Her etkinin altında kalan disiplin kendi etrafındaki alanı yırtıp geçip hareket etmek ister.
Her yapının “plastik sanatlarda” bir görüntüsü vardır. İşte bu görüntüyü sanatçı güçlü mesajlarla verirse eserde de güçlü mesajlara dönüşür. Kültürlerin hükmettiği mesajlar sanatçıya dolar ordan izleyiciye yansır.
eserde verilen mesajın soluk, canlı, bazen de yorumlanmamış yanlış mesajlarla dolu olmasındandır.
Var olan eser var olanı algılayan akıllı nesneyle karşılaştığında yeni bir varlık nesnesi ortaya çıkar. Bu özellikle soyut çalışmalar da “yan anlamlı” sonuçların değerlendirilmesinde mesajın farklı yorumlarla açıklanır. İnsan burada sevmediği eseri ayıklarken bazen ister istemez kendi değer yargılarına uygun bir beğeniyi seçmiş olur.
Her plastik eserde ortada duran eşya ile arkası, çevresi ve etrafı arasında sıkı bir bağ bulunur. O plastik değerin yorumlanışında sıklıkla fon etkisiyle çok veya az, güçlü ve karmaşık, basit, tekdüze mesajlar alırız. Bu da bizim arka fon ile olan bağlantımızda ilkesel bir anlam yaratır. Örneğin Eşref oğlu Camii ve Külliyesi’nin şu anki konumu ile 700 yıl önceki konumu aynıdır.Ama çevresi tümüyle değişmiştir.Bu farklılaşma tümüyle olmuştur.
Denilebilir ki Külliye artık çevresiyle tamamen değişmiştir. Gölün suları çekilmiş, bir tepe üzerinde kalmıştır. Hatta bilemiyoruz ama belki gökyüzü formu dahi değişikliklere uğramıştır. Bu etkenlerden dolayı eser aynı erser değildir. Zaman, mekân ve çevre sorunları ortaya çıkmıştır.
Sonuç.
Son eser bitirilmemiş eserdir.Son eser sanatçının kendi hayalinin gerçekleşmede azalan görüntüsüdür.
Kabuk bir inandırma sanatıdır.

Mustafa Cevat Atalay

Sanatçı ve Eğitimci, Hüseyin Elmas’ın “Kubbeler”Serisi

Sanatçı ve Eğitimci, Hüseyin Elmas’ın “Kubbeler”Serisi

“Yurdumuzun tabi zenginliğini yurdun topraklarında, milletimizin manevi zenginliğini de yaratmış oldukları eserlerle aramak mecburitindeyiz. Plastik sanatlarımız için abidelerimiz, çinileirmiz, minyatürlerimiz, klasik bestelerimiz; tiyatromuz için, karagözümüz ve orta oyunlarımız tükenmez birer kaynaktır… İfade ve tebliğ vasıtaları ne olursa olsun büyük sanat eserleri içinde, doğdukları cemiyetin külli ruhunu şahsi bir şekil içinde tecessüm ettiren esrelerdir. Bütün sanat şubelerimizi grap tekniğiyle işlerken, onları yeni cemiyetin külli ruhunu şahsi bir şekil içinde tecessüm ettiren eserlerdir. Bütün sanat şubelerimizi garp tekniğiyle işlerken, onları yeni imkânlarla zenginleştirirken milli kaynaklarımızı daima göz önünde bulundurmak mecburiyetindeyiz”(Elmas,’2000)

“Bu coğrafyada üreten ve yaratan Özgün yapıtları ile bir sanatçı, eğitimci olarak Kubbeler” serisi, Sanatçı Hüseyin Elmas tarafından konu, renk ve kompozisyonları ile tamamen yepyeni bir seriyle yolculuğuna başladı.

Kubbeler serisi ve eserler

Bu çalışmalar Gelenek ışığında tamamen onun bir çözümlemesi ile üretilerek Gelenekten besleniyor. Ondan can alıyor. Onunla pekişiyor. Hangi  analiz ve süreçlerden geçip  eser ortaya çıkıyor?

Sanatçı eserlerindeki konular genel olarak tuval üzerine dökülen mısralar gibi, akli yorumlama yoluyla, dönüşe dönüşe ortaya konuyor. Bu izlenimler izleyicinin önce duyuları ile sonra ruhuyla buluşuyor… Bir Kubbe bir duvar bir çatı birkaç pencere bir mozaik, sırasıyla arka arkaya gelen görseller, yorumlar, analizler… Ortaya çıkan her form yeni ve gelenekten beslenerek tuvalde modern suretlerini buluyor.

Önce akılda sonra Tuvalin üzerinde, kavram yeni ile buluşup, forma ve biçime dönüşüyor. Sanatçı, Gelenekten geleni akli yeni bir yorum ve anlayışla tekniğin el ustalığı ile birleştirip ona hükmede hükme de tuval üzerin de görseli yaratıyor.

Sanatçı Elmas resimlerin de görülen en “ön” gerçekler, arka gerçekler, bilinmezler, peki ya doğrular? Tuvalde nasıl bir anlam ve şekil buluyor? bu kavramları Nasıl görüyoruz? Hangi çözümlemelerden geçirerek hangi noktaya varıyoruz?

Sanatçı tarafından eser ortaya konduğu vakit, tuvali Seyreden görücü insandır. Bakandır, İzleyendir Anlayandır. Anlamaya çalışandır. Buradan hareketle, Elmas, Resimlerin de görülen perspektif ve uzamsal özellikleri ile formların dizilişleri ve mekânların şiirsel bir renk anlayışı karmaşaya kaçmadan bütünü yansıtıyor. Mekân derinliği yaratmak isteği pek yok. Hatta Perspektifi tümüyle terk ettiği eserleri dahi var. Bazen geleneğe ve amacına uyan disipline dokundurduğu çalışmalar da bu yönüyle tümüyle yeni bir sorgulama. Tuvalin derinlik ve espas sorgulamasın da sonlu ve sona ait kapalı kompozisyonları araçları sevmiyor. Boşluklar içinde çalıştığı kompozisyonlar dahi kapalı kompozisyona örnek oluşturmayacak kadar özgür.

Geleneksel yöntemlerle barışıklığını da burada buluyor. Perspektifin tamamen yanıltmasının dışında, Yanıltmaktan uzak, ortaya koyuşun son darbelerinde süje yanılsaması varlıktan atılıyor.

Kendi algı ve yorumlaması işe karıştık ca esin aldığı sanat eserlerindeki saflığı alıp yeni bir formla önümüze çıkartıyor. Aslında perspektif deki yanılsamacı anlayışı yönetirken bir maestro oluyor. Ama duyulara ulaşma yolunun çabukluğunu keskin sınırlardan uzak durmakta buluyor. İşte bunda, duyulara dokunmada, 0nun sanatı izleyicinin içine doluyor. Her büyük sanatçı yorumlar ve  kendi sanat nesnesine özgün bir anlamla rol yükler. Sonucundada görsel sanatlarda bir eser ortaya çıkar.Elmas resimlerinde de tümüyle birbirine bağlı bu sembolik anlatım da biçimlerle hayat bulur. Sanatçının resimleri  perspektif bir

yanılsamadan yana  değildir. Kavramların merkezde olduğu iki yüzeye aktarılan bir kavram sorgulamasıdır.

Sanatçı eserlerinde kendinden ürettiği bütünselliği tek bir düşünceden tuvale yansıyan yaratılar. Ortaya konuluyor. Eserlerde de sanatın boyutlu mekânlarının sonsuz da eridiğini görerek, şimdilik tuval sanatına egemen olan yaratma gücünün, yaratısı bizim görme duyumuzu harekete geçiriyor. Dahası algılama sınırımızın üstünde ve hafızasında, görsellerle buluşmamızı sağlıyor.

Kendinden önce yorumlanmış sanat nesnesi; çoğu zaman tamamen kendine ait bir kural anlayışı ile öze bağlı ama o kuralı ve düzeni kendi özgün buluşu ile yorumlayıp yeni formlarla tuvale yansıtıyor. Sanatçı da kendinden önceki kültür ve tarih bağlamında yaratılan nesne ve şimdiki zamanda ki bugün nesnesi yani sonda ki nesne birbirinden ayrılmıyor. Hatta ayrımından ziyade bir analitik dönüşüm ve tuvalde forma dönüşme hali daha tanımlayıcı.

“Ayrıca kendi kültürel mirasıyla beslenen sanatçı insanlığın ortak mirasından yararlanmaya çalışmalıdır. Çünkü sanatçı yalnızca kendinden olanla yetinmemeli, her toplumun geleneğinin sayısız etkileşimlerden oluştuğunu unutmamalıdır. Bir düşüncenin ya da bir yapıtın verimli olup olmadığı, everensel bir değer taşıyıp taşımadığına bağlıdır. Gelenekten yararlanma ise, dünü bugüne ve yarına bağlamak için bir araçtır. Her araç gibi kullanmaya bağlıdır” (http://www.huseyinelmas.com.tr/)

Doğal olana çok yakın. Eserlerinde ki özgür tuşlar kendi sınırları arasından bütün tutamaçlarıyla algılarımıza tutunuyor ve kubbeler serisinde de barışık düzenler doğadaki izlenimleri ile son yapısının formuna giriyor.

Turaniye göre “Kubbe girişimiyle ilgili olarak doğuşundan bu yana saptanman bir iki noktaya işaret etmekte yarar vardır. Bize tarihin verdiği belgelere göre ilk izlere Mezopotamya’da rastlıyoruz. Asurluların yapılarında kemerli kapılar, arı kovanı biçiminde yalancı ilkel kubbeler vardır… Kubbeli yapı sisteminin bir gelenek olarak Doğudan batıya doğru nasıl geliştiğini ve Selçuklulardan sonra beylikler devrinde işlendiğini bu zincirin halkalarını belirtmek için açıklamaya devam etmek gerekir.”(Turani,1992)

Sanat tarihinde bir ihtiyaç olarak kubbeler ortaya çıkmıştır.Bu zamanla, hem mimari hem de estetik bir yapıt haline gelmiş ve ruhsal gücü kuvvetle temalaşmıştır.Kubbeler tarihi ,Anadolu da Selçuklu Osmanlı eserlerin deki görsel yapıtlarla  en güzel örneklerini ortaya koymuşlardır,Kubbe sanatı bildiğimiz kadarıyla en yetkin örneklerini Osmanlı medeniyetin de bulmuş ve bu konuda zaman paralelindeki ülkelere örnek teşkil etmiştir.

Sanatçı bu alt yapıdan yeni bir öz ile Kubbeleri yorumlar. Ama esas mesele yalnızca çıkış noktasının serüveni değildir.

Biçemleme kelime anlamıyla Biçemlemek işi, stilizasyon.anlamına gelmektedir. Burada tarihi ve sosyolojik süreçlerle beslenmiş tarihsel dokuda temellerinden gelen Biçemleme , ilk çıkış yerinden başlayıp Anadolu topraklarında ana damarları oluşan ve o damarlarla kendi ustasını yaratan kültürünü tamamen kendine özgü yorumlayan Asya, Avrupa coğrafyasının  en uzak yerlerin de bile eser veren muhteşem kültürün algısının sanatçı da dogmasında ,büyümesinde ve sonuç olarak ,muhassalasın da gerçekleştirir.Bu serinin tümünde bu sorgulama devam eder.

Elmas’a göre “Günümüzde ise,sanatçılar batılı anlayışları kabul etmekle birlikte kendi kişiliklerini geliştirmeye özen göstermekte.Aynı amaçlamı,minyatür sanatına olduğu kadar diğer geleneksel sanatlarımız da ilgi duymaktadırlar.Burada dikkat edilmesi gereken iki nokta belirmektedir.birincisi geçmiş kuşak sanatçılarının birikimlerinden faydanılması gerektiğinin unutulmaması ikincisi ise,Türk resminin dünya sanatından bağımsız bir olgu olarak varlık bulmamasının imkânsızlığı…”(http://www.huseyinelmas.com.tr)

Sanatçının yorumladığı biçemleme, durumu da daha fazla bir anlayış ve abidevi olana karşı bir sorgulamayla, olanı yansıtması kubbeler serisinde çalışılmıştır. Kavramsal çerçeve içinde sorgulama ile metafizik unsurları bir arada potadan geçirerek, Mekân sınırları dışına çıkmış detaylarda, tümünden yeniden bir yaratma ve görünen gerçeğin yeniden analizi ile bir yansıtma gerçekleşir.

Geometrik bir düzen anlayışı sanatçının resimlerinde bulunmaktadır. Bu anlayış yalnızca “kabul”le tamamlamaz yeni formlar geometriyi yeniden oluşturarak sanatçının paletinden tuvale yansır. Her geometrik anlayışa sorgusuzca müdahalelerde bulunur. Bazı çalışmalarına tümüyle tuval deki tamamlanmış bütün tümüyle ayrıntılı bir roman gibi izleyiciyi dış uyaranlara kapatır kendi nehrinde akıntısına kaptırır.Bazı çalışmalarında ise  detaylar tamamen azalır.roman daki akıntı  durur.Arka plandaki düşüncenin paraleleinde tualdeki formlar  bir şiir mısrası gibi sade ve büyük  ve anlamlara dönüşür. Yaratması söz konusu durumdan çıkıp eyleme dönmüştür yüzünü.

Bu yapıtların bir kısmında sanatçı Organik şekillerden uzaklaşarak, Gözlenen süjeye yeni bir görüngü anlamı katıp forma dönüştürür. Her geometrik formda mutlaka ritim duygusunun etrafında şekillenen bir yüzeyle buluşuruz. Bu arayış çoğunlukla doğaçlamanın geometri ve algıyla birleşmiş halidir denilebilir. Ritim burada her zaman baş tacı olarak ortaya çıkar. Sanatçı çalışmalarının tümünde, müziksel ritmi renkleri ve tuşları ile resmine taşır.

Bu ritim ve plastik değerler hep bir “tek” e ulaşma ülküsüyle hareket eder. Çoğunda bir başlangıcı bulunmaz ama bir noktadan başladığı izlenimini verir. kimi zaman senfonik bir melodi. kimi zaman bir virtiöz olur.

Bazen kubbelere bakar algı görselleri tuşlarda dirilir. Kubbelerin kabuklarının yıkılma zamanı gelmiş her tuğla büyük medeniyetin bir basamağı olmuştur. Birini çekerseniz yıkılır diye düşünürseniz yanılırsınız. Hepsi birbiri üzerine dir hepsi de kilitli ve bir büyük bütünün parçalarıdır. Bu oldukça metafizik bir algılamadır. Kubbelerden geriye kalan ve yeni formuna ulaşan bu form yırtılma gibi bir dairesel döngü kompozisyonu ile sınırlarını aşar. Fonda espasa dair ne varsa üzerinden geçer havalanır ya da çeşitli renkte pentür ve dokular arasında kalarak onlarda erir gider. Bazen bir sorgulama ile kubbeler yıkılır, parçalanır. Burada sanatçı gelenekten kopmayı sorgulamaktadır.

Bu mimariyi gözlemlerken edindiği bir duygumudur? Belki. Belki de dizilişte yıkmadan yapmanın imkânsızlığı nı bilir.  Hep devşirilmiş yeni bir yukarı çıkış  bir yükselişi formlara yansır.

Bulma arzusu işte kendi aramaların da varlık sorunsalını tepeden aşağı yorumlar. Sezişi mimarinin tuvalde yeni bir yorumu ve anlamıdır.

Soyutlama yeteneği her nesneye daha derinden bakar. Bu süjenin her varyasyonu saf dışı edilmiş kendi özüne doğru yeni bir süje yapmasının tuvalde ki görüntüsüdür.

Özün perdelerini açtığını eserlerde görürüz artık. Ama bu sahne berrak ve pak renkleri ile şekilleri ortaya çıkarma, seçme ve düşünce ortaya koymanın somutlaşmış görüntüsüdür. Dışarıdan soyutlar her süjeyi. Yakın merceğimizi buraya doğru yönlendirir. Her bağımsız süje tek bir bütün süjede yani “kubbeler” özünde birleşir.

“Her kilitli taş,

Giziyle bekler semada

Ufkundan geniş

Tarihinden seçmiş

Mısralarla dokunur…

Tuvaline, Her bükülmesin de

o evreni gördü.

Evren daha döngüseldi.

Bükülmesi tuvallere

Cismini görür.

küçük

Görünmez.

Ellerin kraterleri

Evrenin mikrosu

“tek” olan

Var olan

Tek bütün de

Dili

Fon ve tuşlar.

Geriye kalan hep döngü

hep form…

Hep özden gelen”

(*)

Resimlerinde ki soyut anlatım zemini, daha önceki soyut anlatım bileşkesine sahip üretilmişlerde kubbelerin ruhsal ifadelerinin izleyicilerde oluşturduğu ilke ve abidevi anlamın öyküsünü barındıran bir durumla çözümlenerek, kendi yaratısında yeni bir analizle ortaya çıkartır. Ve süje soyut ama gösterici bir yöntem kullanılarak şekillenir.

Mevcut olanı, yeni süjede ,maddi sınırların ve soyut sınırsızlığında kullanması neyi değiştirdi? Kanımca şurası açıktır ki ,sanatçı izlenimci bir erime ve dağılmanın yanında süjenin yeni nesneye yansımasın da can bularak. Aslında soyutlanmış nesnenin son yorumu ile süjeyi tamamlar.

Sanatçının resimlerin de resme derin ve mistik konular da zaman zaman egemen olur. Selçuklu ve ileri, geri tarihsel dönemleri ve eserleri geleneksel yanları ile üretimlerde ortaya çıksa da, bu çoğu kez yeni bir mahiyetle tuvaldeki tek ile arayışın bütünlüğünde yolculuğu tamamlar. Bu resimler çağdaş bir anlayışın egemen  olduğu bir resimleme tekniği ile üretilmiştir. Süreci ve sonucu aktarırken hem dünden hem de bugünden araçlar kullanır.

Yine sanatçı ,Modern sanat anlayışında egemen olana, moda sanat türlerine karşı ,Kendi metodolojisiyle kendini anlatabileceği savaş donatıları verir. sanat anlayışına egemen olan bu “yeni formdur”. Sadece dıştaki görseli değil aslında uyumunu araştıran yeni bir türevide” oluşturur. Objeler canlıdır. Çünkü yasalarla temel değişmezlere özdeş yapılmışlarıdır. Kendi iç duyuşunu ve kaynaşmasında bu yeni  bir isim koymadır. Artık eser  “türev sanatı” olmuştur. Algılama ve seçme yabancısı olmayan her göz bu duyuşu estetik kaygılarla duyabilir. Dahası işitebilir.

Eserler lirik ve şiirseldir. Renklilik hem iddialı bir paleti hem de çokluktaki özgür seçimi göstermesi açısından, sınırlara dâhil olmamış bir kavramı bize duyurur. Sadedir. Ve şiirseldir. Sembolik etkilerin yorumlanışının  yanında yeni çeşitlendirme ile ortaya konan,Bu resimler gelişigüzel fırça darbeleri ile yapılmamışlardır. Bu çalışmalar gelişigüzel modalardan da etkilenmemişlerdir. Burada bir mesaj vermekten çok estetik kaygıları tümüyle ortaya koymaya çalışan yalınlık kaygıları ile tümüyle ifade etme şekli olarak “türev sanatı” ortaya çıkar.

Örnek olarak; Beyaz zeminin üzerine yapılan bu resim zemin boşluğuna mistik bir anlam katar. Figürler boşlukta yüzer gibidir. Sahneler deki daire formu bir devamlılığın ve dönüşün işaretidir. Espas fırça darbeleri ve tuşlarla doludur. Beyaz hem yalınlığı hem sonsuzluğu hem birliği ifade edebilir.Kubbeyi ifede eden lekeler fırça darbeleri oldukça disiplinli ancak asimetriktir.her ne kadar döngüselde olsa merkezi tam ortada değildir.merkez büyük bir savaş vermektedir.bir başlangıç ya da bitiş yada yüksel ilen bir kapı geçiş noktası yada bir merkezden dağılan objelerin tekliği yada aynı objeler tek bir merkezini üşüşmekte hatta beklide o merkezin etrafında düzenli olarak savrulan disiplinli objeler formlar,ve renkler?renkler organiktir ama bu organikliğini doğada olan objelerden dönüşmüş olanlara yani kayaya yani dünyanın oluşumu esnasında değişim geçirmiş kile hatta insanlar tarafından üretilmiş tuğlalara borçludur.Ama bu bütün resimlerinde aynı değer ve tonda devam etmez bu resme özgü olan bu durum insan tarafından emekle üretilmiş son nesneye aittir.Şekli insan tarafından emekle verilmiş rengini ateşten almıştır.Renklerdeki hafif geçişler kırmızı-ya kaçan turuncular,beyazlar hem canlı hem de temiz hislerle gözlerimizle buluşur.

Morgül’e göre “Evrende her şey, düzenli hareket halindedir. Yani evrenin hareketi ritmiktir. Ritmin durduğu yerde veya bozulduğu yerde yaşam biter. Ritim, Latince’de akış demektir. Hareketin durması, akışın kesilmesi, ritmin durmasıdır.Evrenin sürekliliği, hareketin ritmik yinelenmesine bağlıdır. Ritim, hareketin sayılarla anlatımıdır, bir sayı dilidir..  Güneşin dairesel ritmik hareketi ana ritimdir ve biz, bu ana ritme bağlı olarak ortaya çıkan bir dizi ritim yumağının içerisinde yaşamaktayız. Biz, bu ritimler yumağına bağımlı olarak dünyaya geldik. Evrendeki bu ritmin devamını kendi bedenimizde ve algılama yapımızda görmekteyiz. http://www.muzikegitimcileri.net/bilimsel/makale/morgul)

Bu çalışmada ki döngü önemlidir. Döngüye temel olan şey nesnenin döngüsünün tuvalle buluşmasıdır.

Çalışmalar ın bazıları mozaik anlatımına da sahiptir diyebiliriz. Sonsuzluk fikrinin iddiası en çok da burada vurgulanmaz mı? Turanî ye göre, mozaik sanatı geleneksel sanatta sonsuzluğun bir aktarımıdır.

Bu anlamla buluşursak, söz edilen nesnenin sonsuzlukla birleşmesindeki tuval üzerine yansımış bir prototipidir.

Hüseyin Elmas Kubbeler serisinde  renk halleri

Elmas’ın resimlerin de renk, çoğu zaman ama tekrara düşmeden öz kromasıyla gösterilidir.Renkler temiz açık ve sadedir .Grileşmiş ve çamurlaşmış renklere rastlanmaz. Bazen bu mavinin etkililiğinde, bazen sarının ritmikliğin de, fazlalığında hatta kapsayıcılığında ama her zaman sanatçının emrinde. Sanatçının kontrolü altındadır.

son resimlerinde ki etkilere bakarsak bunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

Sanatçı kanımca tuvale yansıyan konularında, İzleyici de hem bir kutsiyet hem de ruhani bir keşif in yolculuklarını mümkün kılar. Sözgelişi, renklerine egemen olan duygular, algılar ve son dönem eserlerinde ki sorgulayıcı abidevi kuruluşlar… Kavramlarla o kavramların sorgulanmasındaki sınırların zorlaması yeni konumlarına Egemen olanlar süjeler.

Renklerin değerleri sanatçıda çok uzun bir valör ve ton yelpazesine sahip. Kimi zaman Çogul ve sonsuzlaşmış gibi, ama çoğu zaman şiirsel ara tonlarda ve ana renklerin parlaklık ve gücünü terk etmeden eserler ortaya koyar. Onları hızlı ritüellerle ama espasla ilişkisinin dikkatinde boyar. Uçuşan, eğilen, çıkan, inen, ara renk ve canlı renk değerlerinde açı oluşturan renkler de bize fırçasının kabiliyetini izlemeye çağırır.

Sanatçının resimlerinde biçim sorunu taşıdığı içerikten ayrı düşünülemez, post modern yaklaşımı her kavramı yeni bir sorgulamayla modern bir senteze ulaştırır. Bazen renkler bazen biçimler çoktan lekeselleşir. Gördüğüm eserler içinde, Örgütlü renkler çoğu zaman bütün çok nadir parçalı hareket ederler.

Uçuşan lekelerden kanatlar, kelebekler ve gelinciklerle başlayan serüven,  Yeni çalışmalarında dönüşerek saflaşarak sanatçının “aşk” duygusunun algı sınırlarının dışında duyuları ile ortaya koyduğu bir müzik, fiziksel, bir gövde ile tuvalde hayat bulur.

Kubbeler serisi her yönü ile daha çok araştırmaya tabi tutulması gereken ve plastik değerleri ile konuları arasında bir ayrım yapılmadan izlenmesi gereken bir yapıtlar dizisi. Sanatçının eserlerinde ki derin ve sorgulamacı yaklaşım, Önceki dönem eserleri ile yeni dönem eserleri arasında bir değişim çizgisinin bulunduğunu ancak temel meselelerde anlam ve görüntülerle olan mutlak ilişkilerini yorumladığını görebileceğimizi düşünüyorum. Sanatçı yaratır. Üretir ve sorgular. Bu dizide bu yaratıcı süreci ve analizi görmek sanat topluluğu ve sanatsever topluluğu içinde şiirsel bir dalgalanma şekline dönüşecektir düşüncesindeyim. Her sanatseverin ve sanatçının mutlak bu seyahate ortak olması arzusuyla…

Mustafa Cevat Atalay

KAYNAKÇA

Elmas,H.(2009).Bildiriler.İnternetten 5 Mayıs 2009 da temin edilmiştir.

http://www.huseyinelmas.com.tr/bildiriler.html

Morgül,M.(2004).Makaleler. İnternetten 5 Mayıs 2009 da temin edilmiştir.

http://www.muzikegitimcileri.net/bilimsel/makale/morgul-3.html

Turani ,A.(1992) Dünya Sanat Tarihi,Remzi Kitabevi ,Ankara.s.330,331

(*)Mustafa Cevat Atalay 2009

Return top

Mustafa Cevat ATALAY

1973 yılında Karaman ili Ermenek ilçesinde doğdu.1994 yılında, Selçuk üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel sanatlar Eğitimi bölümü Resim-iş Ana bilim Dalı’nı kazandı.1999 yılında adı geçen bölümden mezun oldu.1999 yılında Resim-İş Öğretmeni olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nda göreve başladı.2008 yılında Selçuk üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Öğretmenliği Ana bilim dalı’nda Yüksek Lisans Eğitimini tamamladı.2009 yılında Gazi Üniversitesi Eğitim Enstitüsünde Doktora eğitimine başladı Halen Adı geçen üniversitede Eğitimine devam etmektedir.